30 Kasım 2015 Pazartesi

mststmtmssmtmtstsm

Kaybetme sanatında ustalaşmak çok da zor değil
Zaten birçok şey kaybedilmeye eğimli
Bu yüzden onları kaybetmek felaket değil

Her gün yeni şeyler kaybet, kapı anahtarını mesela
Yarattığı telaşı kabullen, yarım saatini kaybet mesela
Kaybetme sanatında ustalaşmak çok da zor değil

Ve sonra dene, daha çok kaybetmeyi, daha hızlı kaybetmeyi
Mekanları, adları, gitmek istediğin bütün diyarları
Bunların hiçbiri sana felaket getirmez

Bir kere annemin saatini kaybetmiştim, ve baksana
Bundan önceki ve bir önceki ev de gitti
Kaybetme sanatında ustalaşmak çok da zor değil

İki şehir kaybettim, iki muhteşem şehir ve dünya kadar
Sahip olduğum güzel şeyi, bir nehir ve bir yarım ada dahil
Onları özlüyorum, evet, ama çok da feci değildi

Ama seni kaybetmek 


17 Kasım 2015 Salı

Sana bunları iki bin bilmem kaç küsür kilometre öteden yazıyorum



Tam 51 (elli bir) gün olmuş son yazımı yazalı. Vay anasını. Çok iyi ayrılmamıştım Antalya'dan. Anneme açılma şansım varken inkar etmiştim kendimi. Neyse oralara fazla girmeyelim. KIRK DOKUZ GÜNDÜR GURBET ELLERDEYİM. ;_;

Aslında internetimin olmayışına aldırmayıp yaşadığım her şeyi yazmalıymışım. Çünkü şimdi düşününce o kadar çok şey olmuş ki nereden başlasam, hangi birini anlatsam bilemiyorum. En iyisi uçağa binmeden önceki korkumla başlayayım. Evet, ilk kez uçağa biniyordum ve hayatımın en korkunç deneyimiydi. Zaten uçaktan her zaman korkmuş bi insanım. O kadar yükseğe çıkıyosun falan. En kötüsü de uçak düşse veya kalktıktan sonra patlasa yaşama şansın yok. Direkt öldün yani. Otobüste falan neyse belki kolun bacağın çıkar yine de yaşarsın ama uçak öyle mi... Aman ecelden kim kaçmış, ben ne saçmalıyorum yine. Aslında ciddi ciddi Türkiye'ye otobüsle dönmeyi düşünüyorum. YOLCULUK İKİ BUÇUK GÜN SÜRÜYORMUŞ. ;_;

Hani ben ne zaman bir şehiri terk etsem veya yeni bir şehire gelsem Coldplay'den Yellow'u dinlerim ya, bu sefer ülke değiştirdiğimden midir uçağın korkusundan mıdır nedir bilmem, art arda on üç kere falan dinlemişim. Neyse, allama bin şükür ölmeden, sağ salim iniş yaptık. Buranın hava alanı küçük olduğundan sanırım bildiğin merdivenle piste indik. Kendimi Bodyguard filminde Kevin Costner'ın peşinden koşan Whitney Houston gibi hissettim. Bagaj alımı falan derken dünyanın en yakışıklı polis memuru pasaport kontrolümü yaptı. Bana öyle bir ''GUTIN TAHH'' çaktı ki içimden ''Tah bana!!11!!1'' demeden geçemedim. Dışımdan da demiş olabilirim, hatırlamıyorum.


Burada, Saarbrücken'de, değişik bi Alman aksanı var. Normalde h'ye yakın telaffuzu olan ''-ch'' burada ş gibi. Tam olarak Türkçe'deki ş de değil, İsveççe ''kärlek'' deki ş gibi. Neyse aksanı falan bırakın. Burada çok gıcır Hanslar var. :') Ben Alman erkeklerine kısaca Hans diyorum. Uzun boyları beni benden alıyor. Bazıları çok sarı ama hoşuma gitmiyor da değil. Bilmiyom ya buradan gavur bi sevgilim olsun istemem aslında. Hem geleceği olmaz hem de anlaşamayız gibi geliyo. Ama hayvan gibi sevilmek istediğim gerçeğini de unutmayalım çünkü burada hayatımda daha önce hiç hissetmediğim kadar yalnız hissediyorum.

Öyle bi yalnızlık ki bu artık sevgisizlikten falan değil. Otobüse biniyorum şoför kadın. İçimdeki cinsiyetçi pislik, ''Kadın şoför mü olur aq?!'' diye bağırıyo. Tabi ki olur da işte, alışkın değilim. Sokakta yürüyorum yaşlı genç herkes göz göze gelince gülümsüyo, selam veriyor falan. Bu kibarlığa da alışkın değilim mesela. Ha kötü bi şey mi, muhteşem bi şey; keşke biz de öyle olsak. Markete gidiyorum garip garip şeyler. Tamam milyonlarca çeşit var ama neden ben bunların hiçbirini görmedim hayatımda diye kişisel sorgulamamı yapıyorum. Kendimi ezik hissediyorum hatta bazen. Mesela daha önce neden hiç portakallı Kitkat yemedim diye kızdım kendime. Çünkü Türkiye'de yoktu dimi, çok zekiyim.

Dur ya olaylar karıştı. Ha neyse işte hava alanından çıktık, bundan sonra çoğul konuşuyorum çünkü yanımda aynı odada kaldığım ve bi türlü sevemediğim sınıf arkadaşım Pipi var - adı Pipi olsun ama kendisi aslında kız -, tonlarca kiloluk bavullarımızla güç bela şehir merkezine giden otobüsü bulduk. Merkezden bir otobüse daha binip kiraladığımız eve, ev sahibiyle buluşmaya geldik. Binanın dışında yarım saat bekledik, bu sırada anacığımın yaptığı poğaçalardan yedim. Alamanlar'ın dakik olduğuna katılıyorum ama bu kadın o sıfatın yanından bile geçmiyor. Kadının gelmesiyle bizi farklı evlere yerleştirdiklerini öğrenmem bir oldu. Tabi ben hemen cıngar çıkarttım. Bir sürü yeri aradım, bağırdım çağırdım. Çünkü biz başından beri aynı odada kalmak istediğimizi vurguladık. Sevmiyosan niye aynı odada kalıyon dediğini duyar gibiyim; 1) kızı daha tanımıyodum sadece aynı sınıftaydık, 2) daha az para ödemek için aq.


Israr edişim sonuç vermiş olacak ki bizi aynı odaya koymayı kabul ettiler. Zaten bu oda evdeki diğer iki odanın iki katı, yani çift kişilik tasarlanmış. O yüzden alan konusunda problem yok. Ev gezmesi bitti derken diğer odadan bir kız çıktı. Ben hemen konuşmaya başladım tabi. Sonra nereli olduğunu sorunca Türküm demez mi! Allam nasıl sevinmiştim. İşte Menkıbe'yle de böyle tanıştım.

Canım Menkıbe'm. Allah gerçekten bir kapıyı kapatırken diğerini açıyor. Pipi'yle ne kadar anlaşamıyorsam, Menkıbe'yle de o kadar anlaşıyorum. Birçok konuda aynı düşünüyoruz, hatta beyinlerimizin aynı şekilde çalıştığını düşünüyorum bazen. İkimiz de temizlik manyağıyız, ikimiz de evimizde sıcak aş pişsin kafasındanız. Hatta ayıptır söylemesi bugün nohut pilav yedik. Dur neyse Menkıbe'ye sonra dönerim.

Pipi'yle odamızı temizlemeye giriştik tabi hemen. Sonra akşam oldu, üçüncü odada kalan Koreli kız, aslında 30 yaşında kendisi ama tüm çekikler gibi 13 gösteriyor, adı Çiğdem olsun, arkasında bir orduyla eve geldi. Ordu dediğim anası Şengül Teyze, erkek arkadaşı Vehbi ve babası Geğirik (çünkü adam sürekli geğiriyordu). İşte Korelilere olan nefretim de böyle başladı. Hiç susmamalarından tut, iğrenç kokulu, iğrenç yemeklerine kadar her şeylerinden iğreniyordum sanki. Sonra dedim kendine gel aq kezbanı. Hayatında iki tane değişik insan görmüşsün hemen ırkçılık yapma. Akşam oturup baya bi içtik onlarla, kafaları bulunca herkes daha güzel geldi tabi. Odada tek yatak vardı o gün o yüzden yerde sızmışım.

Ertesi gün yatak da geldi, Pipi'yle odamız için alışveriş de yaptık. Artık bildiğin yerleşiyorduk yani. Halı bile aldık. Halıları ne kadar sevdiğimi buraya gelince fark ettim. Bu arada Menkıbe beraber geldiği arkadaşıyla, benim canım kardeşim, adı Mükremin olsun, Interrail yapıyordu. Onlar gezerken biz o hafta şehri keşfettik. Ben genelde ağladım çünkü annemi, kardeşimi, arkadaşlarımı, evimi o kadar özlüyordum ki aklımda sürekli onlar vardı. Hala da öyle aslında. Annemle her konuşuşumda ağlıyorum, kadın bi sorun var sanıyor. Bi sorun yok anne.

Şehri keşfettik ya tabi, bi Fransa yapalım dedik sjfhsfh. Üf böyle söyleyince çok salakça geldi. Strazburg'a gittik, güzeldi. Fransa'ya da gitmiş oldum. Güzel katedral yapmışlar. Küçük Prens'in Fransızcasını aldım. Kruvasan yedim.

Yukarıda yazdığım gezi yazısından da anlayacağınız üzere dünyanın en kötü gezginiyim.


Biz okulu 1 Ekim'de açılıyor sanıp o tarihte geldik ama sonra fark ettik ki o aslında dönem açılışıymış. Dersler 19'unda başlayacaktı. Zaman öldürmek farzdı anlayacağın. Sonra ben bu aralar işte Menkıbe sayesinde Mükremin ile tanıştım. Bize geldi bi gün götü başı dağıttık, işte o zaman baya sevdim o çocuğu. Hem sürekli kızların arasında olmaktan bıkmıştım, testesteron iyi geliyordu. Yanında küfür edebileceğim, erkek muhabbeti yapabileceğim biri lazımdı. Allah'a şükür onu da buldum. Ha bu arada o götü başı dağıttığımız gece onunla öpüştük. Beş altı kere hem de. Ama sayılmaz çünkü öpüşme oyunuydu ve herkes birbirini öptü. Ama tabi bu son öpücüğümüzün baya şehvetli olduğu gerçeğini değiştirmiyo. ;))) Yok be hetero kendisi. Zaten tipim değil. Kardeşim o benim. O geceden sonra bi hafta yüzüme bakamadı sklnshsfh.


Dersler başladı, dedim sıçtık. Türkiye'de gördüğümüz eğitimden sonra böyle disiplinli ve ağır çalışma isteyen bi sistemin içerisinde bulunca kendimi kültürel bir şok geçirmem normaldi. Dersler zaten antik kuntik, bi garip. Bi dersim var The Tudors, bi dersim var Victorian Age falan. Verilen okumalar zorluyo biraz. Haftada ortalama bin sayfa okumam oluyor. Ama alttan alttan bu disiplini de sevmiyo değilim. Bizim okulda millet dersi nasıl iptal ettiririm diye götünü yırtardı burda insanlar ders bitince masaya vuruyolar. Allam o nasıl bir gelenek ya? İlk dersimin bitiminde tüm amfi masaya vurunca altıma sıçmıştım.

Gariplik demişken... Bu sümkürme olayı nedir ya?! Abi şaka maka dersin ortasında, otobüste, sinemada, aklınıza gelebilecek tüm sosyal ortamlarda sümkürmek serbest ve öyle böyle değil. Hani böyle hafifçe sümkürürsün millet duymasın diye, bunlar sanki sümkürüklerini Japonya'ya duyurmak istercesine sümkürüyorlar. Neden abi ya neden? Umarım bu alışkanlığı edinmem yoksa Türkiye'ye dönünce boku yedim.


Doğum günümü ilk kez bu kadar uzaklarda, ilk kez sevdiklerimden ayrı kutladım. Pipi ve Menkıbe bana Lush'tan bath bomb almışlar, tabi buradaki küveti ne kadar temizlersem temizleyeyim kullanmaya gönlüm el vermiyor o yüzden Türkiye'ye dönmeyi bekliyorum. Bir de çok tatlı kirpi şeklinde bi pasta almışlar. Akşam da buradaki en sevdiğim mekana gittik. O gece de baya eğlenceliydi aslında. O mekanı çok sevmemin nedeni, oraya ilk gittiğimde herkes o kadar içime düştü ki, herkes derken barmeninden tut mekan sahibine kadar, orası gey bar falan sandım. İçimden ''Bu kadar güzel bi gey bar nasıl olabilir aq ya, hem kadınlar falan da geliyo nasıl yani?'' diyordum ama sandalyelerdeki ''Born This Way'' yazısını da görmezden gelemiyordum. Neyse işte o ilk gidişimde dışarı çıkmıştım sigara içmeye. O gün daha önce de benden para isteyen ve acıyıp verdiğim genç bi çocuk gelip yine para istedi. Ben de olum daha yeni vermedim mi aq modundayım. Sonra içeriden abilerim gelip beni bir korudular, bir barikat çektiler önüme. Adama nasıl bağırıyolar ''SİE AQ BURDAN!'' diye (yani sanırım öyle diyorlardı Almanca olduğu için anlamadım). Tabi ben çocuğa acıyorum çünkü açım falan demişti bana. Sonra abilerim (dlkhdklfjdfsjdkg) söyledi ki herif baya baya uyuşturucu bağımlısıymış. Milleti kandırıp paralarını çalıyormuş. Beni öyle kurtarıp bi de üstüne çakmak hediye ettikleri için işte o mekanı baya sevmiştim. Doğum günümde gittiğimizde de en iyi masaya oturduk. Bu sefer çok kalabalık olduğu için abilerim benimle pek ilgilenmedi ama eminim kalplerinde yaşıyorumdur. :( Ve evet, 20 oldum.

Zamanı biraz ileriye alayım. Sömestr açılış partisi vardı mesela oraya Menkıbe'nin zoruyla son anda gitme kararı aldım. Gün boyu ''Ben parti insanı değilim. Ben dans edemem. Çok kalabalık olur mu?'' diye kızın başının etini yedim. Bana ''En çok sen kuduracaksın bak gör.'' demişti. Dediği de doğru çıktı. Shut up and Dance çalmaya başlayınca artık nasıl dans ettiysem ertesi dört gün dizlerimin ağrısından öldüm. İlk kez öyle insanların birbirine sürttüğü, içkilerle banyo yaptıkları, müziğin çok yüksek olduğu bir ortamdaydım ve hoşuma da gitmişti. 


Ertesi günlerde çamaşır suyundan zehirlendim ajdngsfh. Düşünsenize Posta gazetesinin üçüncü sayfa haberini. ''Erasmus öğrencisi Lolipop (20) Almanya'daki evinin mutfağını temizlerken Domestos zehrine kurban gitti.'' Ya valla bulaşıkları yıkıyodum sonra kendimi kaybettim dolapları falan sileyim derken, baya solumuşum. Ertesi üç gün yataktan kalkamadım, ateşler içinde yandım, her yerim kızardı. Ölecek gibiydim. Neyse ki şükürler olsun iyileştim. Bu gurbet ellerde kim bakardı bana. :( Hastane nerde onu bile bilmiyom.

Sonra bi gün Mükremin ve Menkıbe ellerinde rakı eve geldiler. Beni tanıyanlar muhtemelen nasıl tepki verdiğimi hayal edebiliyorlardır. Tanımayanlar için;






Su yerine rakıyı bellemiş bir memleketin insanı olarak bir ay sonra ilk kez bunu yaşamak da paha biçilmezdi. Şişeyi hala saklıyorum, bazen kokluyorum sarılıp uyuyorum falan. Yine bulduk gerçi haftasonuna muhtemelen tekrar buluşuyorum ab-ı hayatımla. :')

Geçen günlerde Koreli kız Çiğdem taşındı. Ev böyle bi boş kaldı. Hayır onun yokluğundan değil tabi ki tabak, çanak, tencere, tava ne varsa götürdü şero. Gerçi onundu hepsi tabi götürecek. Kullanmamıza izin verdiğine şükretmek lazım. Bugün Menkıbe'yle ne eksiğimiz varsa aldık, Kettle'ından tut, çamaşır askısına kadar. Böyle şeylerde paraya hiç acımam. Eziyet mi çekecem aq. Para demişken hibem hala yatmadı. Menkıbe'nin okulu yatıralı bir haftayı geçti. Bizimkiler maillerime bile cevap vermiyor. Dava etsem yeridir. Son elli eurom. :'(


Her şeyi anlatamadım, anlatmak imkansız tabii. Ama burada tanıdığım insanlardan bahsettiğim ayrı bi yazı yazmak lazım. Neyse ya, şanslıyım yine de. Çok iyi kişiler tanıdım. Bana çok iyi yol arkadaşı oldular. Bu yol ki benim için çok zor. Bu yaşımda çok büyük bi adım attım, belki de boyumdan büyük bi işe kalkıştım. Ben ki bi kere ütü yapmamış insan burada her işimi kendim hallediyorum. Hem de amına koduğumun Almanya'sındayım, her şey olabildiğince farklı. Erasmus'a gelmeden önce hani herkes gittiğine değecek demesine rağmen ben öyle düşünmüyordum; şimdiden değdi, herşeye değdi. Annemin, kardeşimin, arkadaşlarımın kıymetini anladım, klozetimin bile benim için ne kadar çok şey ifade ettiğini fark ettim bu taharet musluğundan bihaber gavur ellerde. Yaşadığım her gün benim için yeni bi şey, yeni deneyimler, yeni heyecanlar, yeni insanlar... Şükrediyorum hepsi için. Ama vatanımı özlemekten de kendimi alıkoyamıyorum.

Sana bunları iki bin bilmem kaç küsür kilo metre öteden yazıyorum sevgili okur. Sen de benim yol arkadaşım ol, bana mail at. Beni yalnız bırakma, sikerler. arayipbulamadiginsey@gmail.com



28 Eylül 2015 Pazartesi

açılamadım



az önce kendimi inkar ettim. üç kere.
açılacağım ilk akrabam yengem olur derken, daha önce hiç yemediğim kadar büyük bi kazık yedim. 
bir konu hakkında tartışıyorduk,
sonra onu aşağıladığımı söyledi.
tartışmanın ortasında bana ''tuhaf'' dedi durup dururken, bi garipmişim...
niye benim sevgilim yokmuş...
anneme döndü ''bunda bişi var, gözünü ayırma.'' dedi, çekti gitti.
sonra aradı, böyle bi şeyi bana 'konduramıyormuş'.
bu bir hastalıkmış ve benim için dua edecekmiş.
hiçbir şey demedim.
kabul de etmedim, 
şu ana kadar annem için hep ''sorarsa söylerim yea.'' diyordum.
ne bileyim, annem kötü düşünmez sanıyordum.
yanılmışım...
cesaret edemedim...
söyleyemedim...
geçti karşıma, ağzından zor döküldü kelimeler.
her zamanki boynu büküklüğüyle, alçak sesiyle...
''erkeklere mi meyillisin?'' 
(neyse en azından top demedi.)
''allah'ım beni böyle bi şeyle imtihan etmesin.''
(heey imtihan olan benim!)
''böyle bir şey olamaz, daha fazla üzülmek istemiyorum. çok üzülürüm.''
(bunu duyunca onaylayamayacağımı anladım zaten...)
''hayır, yok...'' dedim.
''ben bunu kaldıramam, sen benim tek umudumsun kardeşine kim bakacak ben ölünce?''
(ne alaka aq...)
''ne derler bize?''
(ne derlerse desinler siktiklerimin amlarını orospuları çocukların!!1!11)
''senin başına bu geleceğine ölmeyi yeğlerim.''
''anne allah korusun sus, nereden çıkarıyorsun yok öyle bi şey.'' dedim.
''senin böyle bi tercihinin olamayacağını biliyorum.''
.
.
.
tercih değil yönelim diyemedim tabii.
allah beni çoktan imtihan etti de diyemedim.
böyle bişi yarrak gibi de var anne hiç diyemedim.
''yok öyle bi şey anne!'' dedim.

az önce kendimi inkar ettim. üç kere.

kalın puntoyla yazayım ki kendimden utanayım.
yargıladığım, korkaklıkla suçladığım, hatta nefret ettiğim insanlara dönüştüğüm için tüküreyim yüzüme.

ve bu yazıyı neden nesren yazılması gerekirken nazmen yazdım ben de bilmiyorum. çok üzgünüm şu an. uğraşmak istemiyorum hiç bi şeyle. sigara içmem lazım. sigarayı bırakacak zaman mıydı be Lolipop!

üzgünüm anne. bir kereliğine olsun dürüst olmak isterdim.


24 Eylül 2015 Perşembe

cemal

daha önce de söylediğim gibi
ben senin bildiğin geylerden değilim
slm
ismin?
yazıyor...
yatağa geçelim
selam güzelliklerin kralı
hayatını benimle geçirir misin?
yanımda uyanıp
her şeyin iyi olduğunu söyler misin?
ve sen işe gittiğinde
nihayet ikindiye kadar piyano çalabileceğim
insanlarla tanışmak tehlikeli şey
sanırım...
içinde yaşadıkları delik çok büyük
ne yiyecekle doldurulur
ne de iyi şeylerle
saat 9
seni aramak için dört saat daha beklemem gerek
ve telefonu açmadan önceki bip sesi canımı yakıyor
amına koyayım ya çok zor
hiç eğlenceli falan da değil
ama bağımlıyım
ta ki O gelene kadar
bir gün gelecek
sevdiğim adam bir gün gelecek
ve istediğim tek şey olacak
sevdiğim adam...
cemal? orada mısın?
iyi uyudun mu?
nasıl oluyor da bu kadar rahat olabiliyorsun?
şimdi de annem;
daha önce de söylediğim gibi oğlum
her istediğine sahip olamazsın
bir gün gelecekmiş falan
bla bla bla...
çok komiksin
beni güldürüyorsun
hazin...
anne moralimi bozuyorsun
çık şiirimden
cemal? orada mısın?
boş rakı şişelerini neden biriktiriyorum cemal?
ne demek söyleyemezsin?
neden bunun garip bir şey olduğunu düşünüyorum?
hayır, uyanığım
yazdıklarım gelmiyor mu?
sadece şakaklarımdan öpüp her şeyin iyi olacağını söyler misin?
keşke öyle olabilseydim...

22 Eylül 2015 Salı

Tarihte Bugün



Ankara günlerimde canımdan çok sevdiğim, yediğimin içtiğimin ayrı gitmediği, Bae'nin verdiği yüzüğün içine bile adını yazdırdığım arkadaşım Üzüm aradı bu sabah. Neredeyse altı aydır konuşmamışız. Haziran'da aramayı unutmuştum, doğum günüydü. Sonra telafi için bile aramadım. Oysa ki ayrılırken her gün telefonda konuşacağımıza, haftada en az bir gün görüntülü görüşeceğimize yemin etmiştik. İlk birkaç aydan sonra telefon konuşmaları haftada bir olurken, iki ayda bir görüntülü konuşur olmuştuk. Şimdi iki yıl sonra, altı ayda bir görüşür olmuşuz.

Niye böyle oldu bilmiyorum. Belki gözden ırak olan, gönülden de ırak oluyor. Ya da ikimiz de birbirimizden hayırsız. Bildiğim tek şey, onu hala çok seviyorum. O yüzüğü hala takıyorum, geçmişimde kalmış fakat hala sevdiğim iki insanın hatırına.

Tabii daha çok Bae verdiği için de takıyor olabilirim slhnshsfh.

O'ndan her bahsedişimde şunu da eklemek zorundaymışım gibi hissediyorum; onu aştım, artık ağlamıyorum. Sadece 'eskiden tanıdığım fakat hala sevdiğim biri' sendromunu yaşıyorum işte.

Neyse, Üzüm'le hasretimizi, saatlerce telefonda konuşarak giderdik. Bana verdiği havadislerden biri de bugün, sonunda, liseden mezun olduğuydu. Sonra dank etti, lan bugün benim de mezun oluşumun ve Antalya'ya gelişimin tam ikinci yılı! Yalnız benim farkım ben son sene açık liseye geçtim. Hayatımda yaptığım en salakça şeydi. Bir arkadaşıma uydum, gaza geldim. Komik olan şey ise o arkadaşımın açığa geçmemesiydi. Neyse, notlarımı toparlayamadım, sınavlarımı veremedim. Mezun olduğumda üniversite kayıtları çoktan bitmişti hatta, neyse ki özel durumlu sayılıp kayıt olabildim.

O günün sabahı mezun olmuş muyum diye sisteme girmiştim, umutsuzca. Sonra bi baktım allam mezun olmuşum. Hemen diplomamı almaya gittik, daha doğrusu çıkış belgesi diye bi şeydi, diplomayı sonra verdiler. Annem, dedem, kardeşim ve ben bir sürü yer dolaştık. Nereye gitsek, ''Çıkış belgesini biz veremiyoruz, şuraya gidin.'' cümlesi karşılıyordu bizi. Neyse ki en sonunda artık başbakana falan çıkmış olacağız ki aldık belgeyi.

Eve gelir gelmez bavulları toplamaya başladık. Annem eşyaların biz gittikten sonra gelmesine karar verdi. Bavulları hazırlayıp hemen yola koyulduk. Niye o kadar acele etmiştik hakikaten ya? He, okul kayıt tarihi çoktan bitmişti ve daha fazla geç kalmak istemedik. Aynı günün akşamı Antalya'ya geldik, polis evinde kaldık birkaç gün. Zor da olsa kayıt da oldum.

Öyle işte bugünün anlamı.

Almanya'ya gitmeme dokuz gün kaldı. Tüm işlemlerim tamamlandı, umarım hiç aksilik çıkmadan, uçağım falan düşmeden gidebilirim. Ben yine de vasiyetimi hazırlayacağım tabii. Eğer ölmüş olursam burada da belirtilmesini özel olarak isterim merak etmeyin. Allam ağzımdan yel(yer?) alsın. #tövb



Hadi şimdi bana şans dile. :') BENİ SEVDİĞİNİ SÖYLEKNHLDSKH





12 Eylül 2015 Cumartesi

Aşkını kazandım

Güneş dürülüp ışığı söndüğünde,
Ve kalbim fındıkî gözlerimden akıp gittiğinde,
Bileceğim ki, bir zamanlar beni tutmak isteyen eller vardı.
Aşkı kazandığımı hatırlayacağım.

Öğleden sonranın rüzgarı sokaklardaki küçük dalları savurduğunda,
Ve ben yalnızlığımı düşünüp ağladığımda,
Bileceğim ki, bir zamanlar beni görmek isteyen gözler vardı.
Aşkı kazandığımı hatırlayacağım.

Ay denizin içine gömüldüğünde,
Ve ardından yeni bir gün doğumunda,
Bileceğim ki, bir zamanlar beni öpmek isteyen dudaklar vardı.
Aşkı kazandığımı hatırlayacağım.
Aşkını kazandığımı hatırlayacağım.



1 Eylül 2015 Salı

Kabak Çiçeği Dolması



Ananem deyince vişne reçeli, mısır ekmeği, peksimet gibi onlarca muhteşem lezzet gelse de aklıma, kabak çiçeği dolmasını tek geçerim. Hala hatırlarım onun deyimiyle 'kargalar bokunu yemeden' portakal bahçelerinin arasına gizlenmiş kabak çiçeklerini çabukça toplayışını. Hep merak ederdim anane ne bu endişe diye de soramazdım. Şimdi biliyorum ki gün değince bu çiçekler dünyaya küser, içlerine kapanırmış; sabahtan toplananı en makbulüymüş.

Sonra ananem çiçekleri ılık suya nazikçe yerleştirip, namazını kılmaya giderdi. Ben de bu sırada ekmek almaya giderdim. Bakkal İsmail amca uyanmamışsa evlerinin önüne gider ''Smail amja, Smail amjaa!'' diye bağırırdım. Şimdi anladım ki, bu putperest pezevenk her akşam piizlenmekten böyle geç uyanırdı. Bağrışımdan uyanan Zelişka teyzenin siniri geçsin diye de koyun yoğurdu alırdım ondan, paranın üstünü harcadığım için papara yiyeceğimi bildiğim halde... Eğer pancar motoru sesleri geliyorsa anlardım ki balıkçılar gelmiş, deniz süt liman. Yasaktı ama afacanlık işte, gider denize bakardım. Hala her bakışımda küçüklüğüm gelir aklıma, her bakışımda heyecanlanırım ya dedem beni burada görürse diye.

Denizden çiftliğimize girip dudaklar morarana kadar erik yerdim. Sonra da tüm gün midem ekşirdi. Ben eve gidene kadar ekmekler soğumuş, yarısı yenmiş olurdu. Bu yüzden benim ekmek almaya gidişim sembolikti, aslında dedem motorla gider, alır gelirdi ekmeği.

Gündöndüler uyanana kadar ananem yapmış olurdu en sevdiğim yemeği, kabak çiçeği dolmasını. Bu sabah da anneciğim yapmış ben uyanmadan. Çok düşündüm tarifini versem mi diye, kendime saklamak istedim, sonra bencil olma dedim ama yine de kendime sakladım kusura bakmayın sgnssfh.

Zaten bu devirde kabak çiçeği mi kaldı...

Siz en iyisi Yaşar Kemal'in Tanyeri Horozları kitabını okuyun.

Neyse, güzeldi İğneada, güzeldi çocukluğum. Kabak çiçeği dolması da güzeldi.

'âlâ da güzel bea. 


30 Ağustos 2015 Pazar

Aftalık VIII

Bu hafta kafaya en çok parayı taktım. Neden dediğinizi duyar gibiyim. 

Almanya'daki okulum için kayıt parası: 110€
Türkiye'deki okulumun harcı: 513 TL
Almanya'daki evin ilk kirası ve depozitosu: 660€
Uçak bileti: 350 TL
Seyehat sağlık sigortası: 80 TL 
ve bursum yatana kadar idare edeceğim harçlık

Benim bu kadar param yok :'( Annemin de yok çünkü tüm uyarılarıma rağmen gidip ev aldı, maaşının yarısını bu eve verecek on yıl boyunca. Yani anlayacağınız akrabalardan borç istemekten başka çare kalmıyor. Bu da beni haliyle üzüyor çünkü annemin bunu yapmayı hiç istemediğini biliyorum. O kadar istemiyor ki bana geçenlerde ''Acaba izin günlerimde ek işe mi girsem?'' diye saçma bir cümle kurdu.

Bazen diyorum aq ne Erasmusmuş... Böyle olacağını bilsem valla bulaşmazdım. Herkes merak etme gittiğine değecek falan diyor, ben kendi kendime düşünüyorum acaba değecek mi diye. Annem bana gitme falan demez ama sanki içinden gitmememi istiyor gibi geliyor bana. BİLMİYORUM YA. Şu an bi' dua ettim kabul olması için topluca amin der misiniz, AMİN.

***

Tüm hafta 22, 59 ve 39'un fotoğraflarına bakmakla geçti. Özellikle 39, daha da özellikle İğneada... Dünyanın neresine gidersem gideyim kendimi hep oralara ait hissediyorum, orada ölmek istiyorum. Beni Trakya'dan başka bir yer paklamıyor, buraları sevemedim gönlüm orada. :/












Windows örnek resimler gibi oldu sfngsfg. 

***

Michael Bublé denince aklıma sadece ayak kokusu geliyordu ki bu hafta adama bildiğiniz abayı yaktım. Tüm albümlerini, yayınlanmamış şarkılarını, coverlarını dinledim. Aslında biraz çerezlik oldu, ne bileyim hayranı falan olmadım ama sesi çok güzel. Güzel şarkılar da söylemiş.

En sevdiğim şarkısı bu oldu, düğün şarkım olabilir, nerdeeee...



Bi de bu var sürekli dinlediğim;




Majida'ye aşığım sanırım, dünyanın en güzel kadını resmen. Bu beste de günümüz şarkılarına siktir çekercesine içinde elli farklı şarkıyı barındırıyor gibi. Sözleri ise Nizar Qabbani'nin ''Kalimat'' şiirinden.

Bana doğru gelir, ve işitirim onu
Kelimeleri, kelimeler gibi değil
Kollarımın altından tutar 
Bulutların birine eker beni
Gözümde siyah yaşlar 
Sular seller gibi akar 
Taşır beni kendisiyle 
Gül kokulu balkonların gecesine 
Ve ben, elinde bir çocuk gibi 
Meltemlerin taşıdığı bir tüy gibi 
Elleriyle yedi Ay taşır bana 
Ve şarkılardan bir deste 
Hediye eder Güneşi, hediye bana… 
Yaz gibi sarı ve sıcak… 
Hazinesi olduğumu söyler bana…
Bin yıldıza eşdeğer
İşte o hazineyim ben 
Gördüğü tablolardan daha güzel, o hazine...
Sersemleten şeyler söyler bana 
Adımı ve adımlarımı unutturan 
Kelimeleri, tarihimi değiştiren...
Bir anda kadına dönüştürür beni 
Vehimlerden bir saray yapar bana
Oturmam orada bir lahzadan fazla 
Dönerim tekrar, dönerim masama 
Yanımda bir şey yok… 
Kelimelerden başka...


Sen bu hafta en çok neyi kafana taktın, en çok hangi şarkıyı dinledin yorum atarsan çok mutlu olurum. :')




doğum günün kutlu olsun

25 Ağustos 2015 Salı

Ankara

Ankara güzeldi be. Her gün ayrı bir maratondu hala hatırlarım. Kızılay'daki dershaneme gitmek için her sabah yedide yola çıkardım. O zamanlar bir öğrenci bir lira on kuruş falandı. Küçük sarı bir kağıt verirlerdi bilet diye. Halk otobüslerini tercih ederdim genelde çünkü belediye otobüslerine kıyasla küçük olmaları bana daha samimi ve güvenli gelirdi. Yarım saat süren yolculuğun ardından Genel Kurmay'ın orada inerdim. İner inmez zorlu bir parkura dönüşürdü Kızılay. Önce yüzlerce insanı aşardım, sonra da labirent gibi dizilmiş dolmuşların arasından geçerdim. Bu sırada zorla simit veya çay satmaya çalışan seyyar satıcılar eşlik ederdi bana. Egzoz dumanı mı dersin, is mi dersin, şehrin her sabah kendine özgü bir kokusu vardı. Enteresan ama hoşuma da giderdi...

Şimdi dershaneler mi kaldı... Duyduğuma göre biletlerin de dönemi kapanmış, şu nabayeste elektronik kartlara geçilmiş. O küçük sarı kağıtlardan birini saklasaydım keşke diyorum şu an kendime. Otobüslerin durumu nasıl bilmiyorum ama Kızılay durakları değişmiş, artık Genel Kurmay gibi sabah sabah sizi orgeneral gibi hissettirecek bir yerin önünde inemiyormuşsunuz. Parkur ise muhtemelen hala aynıdır, hatta daha da zorludur.

Hayatımın büyük bir bölümü Ankara'da geçti. Sevdiğim çok fazla yer, çok fazla insan vardı. Artık üniversiteye gitme zamanım gelince kafesimden çıkmam gerek diye düşündüm. Aslında puanım baya yüksekti, Ankara dahil istediğim her yere gidebilirdim. Ama hayatımda sadece bir kez olsun kafama göre bir şey yapmak istedim. Hiçbir neden olmadan, sorgulamadan, kendimi kaderimin ellerinde bırakmak istedim. Açtım Türkiye haritasını, gözlerimi kapattım ve parmağımı koydum tedirgince. O an gözlerimi açmaya nasıl korktuğumu dün gibi hatırlarım. Çünkü öyle bir karar vermişken, parmağımı koyduğum şehre artık gitmek zorunda olduğumu bal gibi biliyordum. Eğer gitmezsem hayatım boyunca bunun ukdesiyle yaşayacaktım. Birkaç saniye süren endişemin ardından gözlerimi açtım.

Şimdi Konyaaltı diye bir yerde yaşıyorum. Konya'nın altı diye koskoca ilçeye Konyaaltı demişler. Böyle manyak bir yer işte.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

ya yine başlık bulamadım

Bi kere sen niye Allah'ın unuttuğu yere (Allah'ın unuttuğu yer değil aslında, kaldığım yere uzak diye öyle diyorum) konsolosluk yaparsın ve niye sabahın sekiz buçuğuna randevu verirsin? Abi böyle dangalaklık olabilir mi ya? Oysa ki bana konsolosluğun Konak'ta olduğu söylenmişti; taşınmış. Uğraşırsam öğleden sonraya randevu vereceklerini söylemişlerdi; vermediler.

İki gündür ayyaş ayyaş geziyordum ama randevudan bi önceki gün içmeyeyim bari dedim, uyanamam falan şimdi valla kan çıkar. Dışarı çıkmadım, içmedim, kokan şeyler yemedim. Tüm gün evde detokstur, yogadır bilmem ne yapıp nasıl davranmam gerektiğiyle ilgili makaleler falan okudum. Bir yandan da içimden sövüyorum ulan benim yeşil pasaportum var ne bu çile diye fakat dört ay kalacağım ve öğrenim amacıyla gideceğim için ulusal vize almam gerekiyordu, tüm bu keşmekeş de ondandı zaten.

Neyse, içmediğimden midir nedir bilmiyorum, başım çatlayacak gibi oldu ağrıdan. Allam evde bakıyorum ağrı kesiciyi geçtim, yara bandı bile yok! Dedim ya bu ne biçim yaşlı evi aq benim bildiğim yaşlı evleri her an ölüme hazır cenaze evleri gibi veya nöbetçi eczaneler gibi olur. Evde ilaç namına tek bir şey bulamadım, CALPOL BİLE YOKTU, ONA BİLE RAZIYDIM. Sonra size sordum Twitter'dan, birkaç öneri geldi ama hiçbiri işe yaramadı. Ben de kalktım akşamın o saatinde ilaç aramaya çıktım.

Pazar günü saat dokuz, eczaneler kapalı, nöbetçi eczane taa ebesinin amında. Marketlere falan sorayım belki vardır diye bi tane tekelciye girdim. Baya yaşlı bi amca vardı.

''Abi ağrı kesici hap var mı?''
''Hap mı?''
''Evet.''
''Sen gel bakayım şöyle...''

Adam beni içeriye doğru götürdü. Ben de dedim herhalde depoda falan bir kutu Parol var, bi tane de bana verecek. İnş... Arka tarafa geçmemle adamın beni duvara çarpma suretiyle, omuzlarımdan tutup sarsması bir oldu. Bana nasıl bağırıyor, ''BEN OĞLUMU KAYBETTİM O HAPLAR YÜZÜNDEN Bİ DE UTANMADAN BENDEN Mİ İSTİYORSUN ŞEREFSİZ! KİM GÖNDERDİ SENİ?!''


''Allah'ım amca ağrı kesici hap dedim manyak mısın?!'' diye bağırıyorum ama adamın gözü döndü bi kere, beni ya sikecek ya öldürecek. En sonunda artık beni bırakıp polisi arıyorum falan deyince hemen tüydüm oradan. Bi taksiye atlayıp nöbetçi eczaneye gittim.

İlacı aldım, tekrar eve döndüm, derin bir oh çekip bakkaldaki kavga için kendi kendime söverken paramın bittiğini fark ettim. Yani bitmemişti ama bir lira yirmi beş kuruşum kalmıştı. Neyse dedim zaten ulaşım için kartım var. 65 euro vize harcı getirmiştim ki yeni öğrendiğime göre Erasmus öğrencilerinden almıyorlarmış. Yarın onu bozdurur, biletimi alır giderim diye düşündüm. Tabii planda her şey iyiydi ama söz konusu benim hayatım olunca on dakika bile geçmeden bir terslik mutlaka çıkmalıydı. Çıktı da.

Belgelerimi son kez kontrol edeyim derken, iki adet doldurduğum başvuru formunun ikişer adet fotokopisinde fotoğrafımın olmadığını fark ettim. O an başımdan aşağı dökülen kaynar peynir altı suyunu size anlatamam...  Başvuru formu altışar sayfadan iki tane ve fotokopileri de toplam da yirmi dört sayfa falan ediyor (muhtemelen yanlış hesap yaptım k.b.). Yani ben mucizevi bir şekilde açık kırtasiye bulsam bile cebimde kalan bir lira yirmi beş kuruşumla bu kadar sayfanın fotokopisini çektiremem diye düşünmüştüm. Gerçi ben iki hafta önceye kadar on sayfa fotokopi için anneme ''Ay anne sayfalarca şey var sen elli lira ver ben üstünü getiririm.''* demiştim ve toplam da elli kuruş tutmuştu... Neyse bu sefer de açık kırtasiye bulmak için Bornova sokaklarında fink attım.

Üzerimde pijama görünümlü şortum, tişörtüm ve parmak arası terliklerimle Bornova'nın barlarının, kafelerinin bulunduğu sokakların arasından nasıl utana utana geçtim anlatamam. Tam bir Feriha idim. Herkes yiyor, içiyor, sıçıyor idi ama ben cebimde bir lira yirmi beş kuruşumla açık kırtasiye arıyordum. Barlar sokağında kırtasiye olmayacağını da sonradan fark edip başka yerlere doğru yol aldım.


En sonunda ofis malzemeleri satan bir yer buldum, içeri girdim ''Fotokopi çekiyor musunuz?'' diye sordum. Adam da beni tepeden tırnağa süzerekten başını salladı onaylarcasına. Ben de hemen yaralı güvercin pozumu alıp, boynumu bükmek suretiyle, ''Kaça?'' dedim ses tellerimden çıkan sol major ile. Adam da fakir olduğumu anında kapmış olacak ki ''Hallederiz ya, yeter ki işin görülsün.'' dedi. O an adama aşık olmuştum, arkaya geçip sakso bile çekebilirdim ki sonradan fark ettim sadece iyi niyetli, iyi kalpli bir insandı. Hiçbir çıkarı yoktu. Tüm işlerimi halleti ve bana ''Bendensin. Dikkat et kendine, gecenin bu saati tekin değil buralar.'' dedi. Ya işte benim evleneceğim insandı bu. Ama neyse zorla kendini siktirme Lolipop dedim, çıktım oradan eve geldim.

Bütün bunları yengemin annesine anlattığımda tek dediği, ''E para isteyeydin benden.'' idi.


Baş ağrım geçmişti ama bu sefer de karnım ağrıyordu. Hani heyecanlanınca ağrır ya, o şekilde. Bu yüzdendir herhalde tüm gece uyku tutmadı. Artık sabah beş olduğunda da sikerim böyle aşkın ızdırabını deyip, duşa girdim sonra da hazırlanıp evden çıktım.

Metroya bindiğimde çarşaflı bir kadının ve çocuğunun oturduğu koltuğun tam yanına oturdum. Kadın ellerine bile siyah eldiven giymişti o derece. İçimden bir yanım ''Abla yanmıyon mu bu sıcakta be ya.'' dese de diğer bir yanım ''Dinini gayet katı yaşayan da var, herkes senin gibi ayyaş bi Pomak değil, saygı duy.'' diyordu. Tabii ben goygoy yapan yanımı seçerek içimden kadınla dalga geçmeye başladım. Sonra fark ettim ki bu kadın erkekti aq. Yani kadının bıyıkları falan vardı erkek olmalıydı. Ama sonra Doğu'da genelde böyle olduğu hatta annemin bile bazen almaya üşendiği için bıyıklı bıyıklı dolaştığını anımsadım. Sonra konuşmaya başladı ki anam sesi 2010 dünya kupasında üfürdükleri vuvuzeladan hallice. Bir de Arapça konuşuyorlar, dedim kesin bunlar IŞİD!

Az önce kadın diye bahsettiğim adamın, yanında da kocaman bi bavul var. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor, içimdeki ses ''Ya bombaysa aq, ya canlı bombaysa!'' diyor. Sonra B2 seviye Arapçama güvenerek konuşmalarını dinlemeye başladım.. Şu an fark ediyorum ki kadın aslında oğlunun dediklerini onaylarcasına QABULİ falan diyordu ama ben o anın gerginliğiyle bomba demek olan QABELA diyor sandım. :( Nasıl altıma sıçtım anlatamam. Bir yandan yanlış duymuşsundur aq sen neyine güveniyon falan desem de o tırsıntıyla baş edemedim, kalktım metrodan indim. Sonra dedim sen napıyosun aq bin şuraya randevunu mu kaçıracan, başka vagona geçtim oturdum. Ama o yol bitene kadar neler düşündüm neler. Diyorum acaba nerede patlatacak, duraklarda duruyoruz yok burası çok ıssız burada patlatmaz diyorum. E çünkü mantıken en çok zarar vereceği yani en kalabalık yerde patlatması gerekiyor. Kalabalık duraklarda gözlerimi kapatıp şehadet getiriyorum, kaçış planları falan yapıyorum. Neyse en sonunda bomba patlamadan ineceğim yere ulaştım ve indim. Öküz gibi terlediğimi fark ettim. Zaten normalde de sürekli terleyen bir insanım ama bu olayın korkusuyla sucuk gibi olmuştum. Neyse ki kokmuyordum. Sonra polise falan haber vermeyi çok düşündüm ama yine benim kuruntumsa eğer rezil olurum diye düşünüp gitmedim. İyi ki de gitmemişim, hiçbir şey olmadı çünkü.

Metronun son durağında inip, otobüse binip, onun da son durağında inerekten ulaştım konsolosluğa. Baktım ki ekmek kuyruğu gibi sıra var. Hemen kendimi birinin yanına yamadım. Yarım saat falan bekledikten sonra içeri almaya başladılar. Şaka gibi içeri girerken kemerimi çıkartmamı istediler. Tabii ki evren beni şaşırtmadı ve kemerim bir türlü çıkmak bilmedi. Beş kişinin uğraşı sonucu kemeri çıkardık. Güvenlik kontrolünü falan geçtim, içeri girdim. Girmemle sağ taraftaki iki tane kas yığını memuru görmem bir oldu. Bir tanesi ''Acun abi ben Berlin'den geldim beatbox yapacam.'' diyen tipte bir kas yığını, diğeri de Deli Yürek misali karizmatik bir kas yığını. Sizin ölüp biteceğiniz tipler yani. Benim hiç ilgimi çekmedi. Ben yanına oturduğum Ziraat Mühendisliği okuyan (niye?) Konyalı çocukla meşguldüm çünkü boyu 1.90 falandı ve galiba benim tek kriterim buydu.

İçeride yaklaşık dört buçuk saat bekledim. Tekrar yazıyorum DÖRT BUÇUK SAAT. İçeri dediğim de baraka gibi bir yer. Ulan sen koskoca Alamanya utanmıyor musun kıç kadar konsolosluk yapmaya? Neyse bunun hesabını oraya gittiğimde Holocaust ile birlikte sorarım.

En son artık gözlerimden uyku akıyordu, başım çatlamak üzereydi ve açlıktan ölüyordum. Lakin sıranın bana gelmesiyle yeninden canlanmam bir oldu. Aynen şu şekilde gittim memurun yanına:


Şu gavur filmlerindeki hapishanelerde telefonla görüşülen yerler olur ya, arada camekan falan olur. Hah işte aynen öyleydi kabin. ''Hallo'' dedim, tabi beni Alman sanarak ''GJADG ĞGL SFŞF ĞW ÖW ĞWKFSG GDPO WLFSG JGPĞE ICJ P ĞG...'' (<-- benim gözümde Almanca) falan dedi. Ben de hemen ''Hehe Türküm ya jest olsun diye şey ettiydim.'' dedim ama bunu derken adamın bakışlarıyla sesim giderek alçalıyordu. Adam benim süzme salak olduğumu anlamış olacak ki bana sadece annemin babamın mesleğini sordu. ''Annem emniyet amiri, babamın da mesleğini söyleyemeyeceğime dair belge kağıtların arasında.'' dedim. Adam bir anda hızlandı böyle, getirdiğim belgelerin yarısının gerekmediğini zahmet ettiğimi falan söyledi. Babam yıllar sonra bir işe yaramıştı. Yaklaşık kırk saniye sonra bana ''İşleminiz bu kadar, bir haftaya kadar vize basılmış pasaportunuz elinize ulaşır.'' dedi. O an üzerimden bir öküz sürüsü kalkmıştı, sevinçten ölmek üzereydim. Fakat bir yandan da her şeyin bu kadar kusursuz halledilmesinin imkansız olduğunu, birazdan bir terslik olacağını söylüyordum ki kendi kendime, oldu. Camekanın arasında belgelerin konduğu bi platform var, karşıdaki görevli sen belgeleri koyduğun zaman çekiyor bunu. Çekmece gibi o tarafa doğru açılarak, oraya geçiyor koyduğun belgeler. Ben tam adamın geri gönderdiği kağıtları alıyordum ki adam lak diye kendine doğru çekti o platformu. Önce elimi sonra kolumu kaptırdım, acıdan gebermek üzereydim. Herkes başıma toplandı, soyulan derime pansuman falan yaptılar hatta bi kadın ''Ambulans çağırın!!!'' diye bağırıyordu. Tabii o kadar ciddi bi şey değildi, sadece derim soyulmuştu bi de rezil olmuştum ama yaşanacak cenabetliğin bu kadar hafif olmasına da baya sevinmiştim.

O konsolosluktan çıkmamla kendimi bi kebapçıya atıp öğlenin 12'sinde öküz gibi yemek yemem bir oldu. Açıktan ölmek üzereydim aq. Neyse sonra ertesi günün sabahı için biletimi aldım, eve döndüm. Döndüğüm gibi uyudum. Ertesi gün de Antalya'ya geldim. Gelir gelmez de gavur amı gibi yanan bu şehre neden geldiğimi sorguladım.



*getirmedim.




20 Ağustos 2015 Perşembe

İzmir baya güzel şehir ama b*k kokuyo


İzmir'den geleli dört gün oldu fakat ben daha yeni yazmaya fırsat buluyorum. Yokluğumda evi cenabetlikler esir almış resmen. Eve adımımı atar atmaz kardeşim, adı Sarı olsun, ''Abi bilgisayar bozuk ama ben bi şey yapmadım kuran çarpsın.'' diye bağırarak kendini odaya kilitledi. N'oluyo aq falan derken bi baktım masaüstüme virüs bulaştırmışlar. :( Hem de şu truva atı mıdır nedir onlardan. Dizüstümün de touchpadinin amına konmuş, sonra da kendi kendine hallenip çöktü garibim. Şarteller atıp sigorta mı yanmadı, duşakabinin kapısı mı kırılmadı, buzdolabı annemin üstüne mi düşmedi valla olmadık cenabetlik kalmadı.

E düşünmüyo da değilim bunun sorumlusu ben miyim diye. Çünkü her şeyden önce tabii ki cenabetim. Gusül abdesti almayı 14 yaşımda falan bıraktım. Her gün bilmem kaç kere kendiyle oynayan bi insanım, işim gücüm yokmuş gibi yüz kere duş mu alıcam. Her sabah duş alıyorum orası ayrı ama aynı gün birden fazla kez suyun altına giremem. Hem girsem nolcak iki saat sonra yine cenabetim. Neyse...


İzmir'e gideceğim günün akşamı Scott ve Gaş ile vedalaşmak için buluştuk. Saçma sapan şeylerden bahsedip, hahoheohe diye gülüp, bir iki saat sonra ayrıldık. Arkadaşlık işte... Eve geldiğimde annem uyuyakalmıştı ve ben geç kalmak üzere olduğumuzu fark ettim. Ama çürük brüksel lahanası gibi koktuğum için hemen duş almam gerekiyordu. Neden çürük brüksel lahanası gibi koktun derseniz, buluştuğumuzda yöresel yemekler yapan bi yere gitmiştik ve ben çemen falan yedim düşünün. Nabıyım seviyom çemeni :/ Çemenciler yoruma!!!



Hemen hazırlandım, bavulumu aldım, arabaya bindik, anneme ''Otogar lütfen.'' dedim, demez olaydım. Karı bi sinirlendi! ''Ulan sen kimsin köpek! Özel şoförün mü var? Gitmiyorum aq allah belanı versin!!!'' gibi cümleler işitiyorum kadından. Aney diyorum menstral döngüne falan mı girdin nesine alınıyosun bu şakanın falan derken on dakika boyunca onun gönlünü alıcam diye uğraştım. Neyse sonra bi şekilde affetti beni, yola koyulduk. Tabii Lolipop şansız, Lolipop bahtsız. Tam otogara dönen yola giriyorduk ki yolun kapalı olduğunu gördük. Annem de çok telaşlı ve sol şeritten 60'la giden bir sürücü tipi. Kadına bağırıyorum ''ANNE BAŞKA YOL BUL! ŞURDAN İN, ŞURDA ÇIKIŞ VAR!'' diye, kadın bi panik oldu. İndi arabadan, ''İn yürüycez.'' dedi aldı bavulu eline koşmaya başladı. Böyle bir koşuş yok ya memeleri ağzına, topukları kıçına değerekten koşuyor ama. Ona yetişicem diye imanım gevredi. Neyse ki son anda yetiştim otobüse. Neden otobüse biniyorsun derseniz, tatlım ben uçaktan çok korkuyorum ya. Böyle bi geriliyorum anlatamam sana, hele o kalk... PARAM YOKTU.



Gece yolculuklarına da bayılırım bilirsin, taktım kulağıma ipodumu geleneksel şehirden ayrılma şarkım olan Yellow'u açtım. Ben ne zaman bi yerden ayrılsam bu şarkıyla gidiyorum, saçma alışkanlıklarımdan sadece bir tanesi işte...


Sabahın köründe otobüsten inmiştim ve artık İzmir'deydim. İlk izlenimim ''BURASI NİYE BOK KOKUYOR?'' oldu. Sonra fark ettim ki İzmir gerçekten böyle kokuyor. Şaka gibi ya, düşünsenize yolda, otobüste, metroda her yerde salabilirsiniz ve pişkince insanlara ''Bu şehrin kendi kokusu :)))'' diyebilirsiniz. Kendimi yengemin annesinin evine attığım gibi uyudum.

Uyandığımda fark ettim ki dünya üzerinde en çok eğlendiğim insanlardan biri olan yengemin kardeşi Kıvırcık İstanbul'daydı. Bi an onun da evde olduğunu düşünüp umutlanmıştım. Fakat evde sadece ben ve orta yaşın üzerinde iki insan vardı. Neyse ki Kıvırcığın odası kendimi meşgul edebileceğim bi sürü kitap ve antin kuntin eşyalarla doluydu, odadan çıkmama gerek yoktu. Çıktığımda da bi sorun olmadı gerçi, ikisiyle de gayet iyi anlaştım. Bi dk kapı çalıyo.

ÆLLÆAAAAMM PASAPORTUM GELDİ VİZEMİ BASMISLAR


Neyse nerede kalmıştım? Hah, ben oraya erken gittim çünkü en yakın arkadaşlarım Şampuan ve Vegan ile bir buluşma düzenlemiştik. Şampuan İzmir'de ananesinin yanındaydı, benim de gideceğimi öğrenince Vegan da geldi. Böylelikle başka bir şehirde Mean Girls buluşması yapmış olduk. Evet, biz kendimize Mean Girls diyoruz :/

Benim de kaldığım yer olan Bornova'da buluştuk. Okul kapanalı iki ay anca olmuştur ama baya özlemişim. Almanya'dayken napıcam ben, nasıl bırakıcam kızlarımı arkada. :( Valla gözüm açık gidicem... Buluşmada favori anlarım saat kulesinin orada yemleri kuşlara atacağımıza yüzlerce kişinin ortasında yem savaşı yapmamız ve gün batımını vapurdan portakal suyu içerek izlememizdi.

İzmir çok güzel bir şehirmiş. Bana İstanbul ve Ankara'nın karışımı gibi geldi. Fakat şehrin insanları kesinlikle çok farklı. Mesela şu Kordon falan çok kalabalık ama çıt ses yok. Ağzım açık kaldı resmen. Antalya'da öyle bi sahil yolunda yanındaki adamın ne dediğini duyamazsın o derece gürültülü olur. O kadar kalabalıktan nasıl hiç ses çıkmıyordu hala anlamış değilim. Belki de bana öyle denk geldi.

Bi de konsolosluk maceram var ki hiç sormayın. :( Ya da sorun anlatıcam onu da, şimdilik bu kadar olsun.



Not: Bu yazıda kasten imla kurallarına dikkat edilmemiştir.


11 Ağustos 2015 Salı

başlık bulamadım

Ya bir sene önceki halinize baktığınız zaman kendinizden utandığınız falan oluyo mu? Yani bu konuda yalnız olamam değil mi?

Hatta ne bir senesi, bazen iki gün önce yaptığım şeye dönüp bakıp ben niye böyle bir şey yaptım aq diyorum. Dünyanın en yalancı insanları, ''Hayatımda pişman olacağım hiçb...''
ASTIR LAN ORDAN!



Pişman olmak değil aslında olay. Biz sürekli değişiyoruz, farkında değiliz. Örnek vereyim, daha geçen gün eskiden sürekli milletle yatan, aşk meşk aramayı geçtim, böyle şeylere inanmayan bir arkadaşımın sevgilisi olduğunu öğrendim. Dün konuştuğumuzda da bana ''Önceden nasıl öyle yaşadım bilmiyorum, böyle bir şey yaşadıktan sonra bir daha eskisi gibi olamam.'' falan deyip, ayrılmaktan korktuğunu vurguladı kanımca. Aslında bilmiyordu ki kurduğu cümle kendisiyle çelişiyordu. Len sen düne kadar tek kaşlı bir Johnny Sins idin, sevgilin olacağına kimse ihtimal vermezdi, şimdi kalkmış böyle bir ''evrim'' sonrasında yine ''büyük konuşuyorsun''.

İki anahtar kelime verdim gördünüz mü? Biz sürekli evrim geçiyoruz bence hocam. Öyle Darwin evrimi falan değil, değişiyoruz işte. Bir dediğimiz bir dediğimizi tutmayacak noktaya gelene kadar değişiyoruz. Belki doğal bir süreçle, belki yaşadıklarımız sayesinde değişiyoruz bilmiyorum. Fakat bildiğim tek şey hiç bir zaman büyük konuşmayacan babam.

bkz: ne oldum değil ne olacam
bkz: yaşar ne yaşar ne yaşamaz

Lolipop'tan Hayat Dersleri bölümümüzün de sonuna geldiğimize göre size biraz da hayatımda nelerin olup bittiğini anlatayım.  (◡‿◡✿)

Yazmaya yaklaşık bir ay ara vermemin ilk sebebi, evde gitmek bilmeyen akrabalarımızı ağırlıyor olmamız. Önce ninemler ve teyzemler geldi. Sonra onlar yan sitede yaşayan dayım gile geçti ve bize başka bir dayım geldi. Öf uzun bi akraba bilmecesi gibi oldu, eltimin görümcesi torunumun nesidir? (cevaplayana muhteşem bir hediye! (hiçbişi veremem aq)) Yani ev hep doluydu ve bu yüzden tüm düzenim bozuldu. Bundan en çok etkilenen ise osbir çekme düzenim oldu. Bir türlü yalnız kalamadığım için dağıldım, perişan oldum. İki günde bir çeker oldum :(
Şaka gibi gelebilir ama ben günde 2-3 :/ Öhöm, neyse... Hatta bir ara üçüncü gündeydim ve dayanamayıp amına koyarım böyle işin dedim ve eskiden görüştüğüm biriyle yattım. :/ Biraz pişman oldum açıkçası, seks yapmama challenge'ımda dördüncü ayımı devirmek üzereydim...
Velhasıl kelam, üç günden sonra misafir çekemiyorum. Ç-E-K-E-M-İ-Y-O-R-U-M   #;)

Bi de yazı yazasım yoktu; yazmak istemedim. Enteresan...

Muhtemelen yarın veya diğer gün (inşallah) hayatımda ilk kez İzmir'e gidiyorum. Bu öyle Hayat Erkeği'nin otostop macerası gibi değil maalesef :( Henüz o kadar cesur değilim, hiç olur muyum onu da bilmem. Ekim'de Erasmus ile Almanya'ya gideceğim için vize almam gerek. Vizeyi de oradan alıyormuşuz.
Şaka maka gidiyorum lan. Gerçi ben hala pek heyecanlanmıyorum, gidecekmişim gibi gelmiyor hiç. İnşallah bi sorun çıkmaz, içimdeki sesler kuruntudur umarım. :(

Beni okuyan binlerce kişi olduğundan değil ama yine de size karşı bir sorumluluğum varmış gibi hissediyorum. Hikayelerinizi anlattığınız mailleri okumak en sevdiğim şeylerden biri. Halbuki tıpkı şahsi Instagram hesabım gibi burayı da kendime günlük edinmek, yaşadıklarımı unutmamak ve ne kadar değiştiğimi gözlemleyebilmek için açmıştım Mayıs 2012'de. Birçok kez değiştim (değişkenim anacım) fakat URL'm hep aynı kaldı jkfshnsfh.
arayipbulamadiginsey
Aradığınız şeyleri hep bulmanız ümidiyle. <3
(。♥‿♥。)







13 Temmuz 2015 Pazartesi

Bitti

''Bugün de çok sevdim'' 

yazarak,


paylaşmış bu notu.

Dedim, sen onun mutlu olmasını istemiyor musun?
Dedim, o yeniden sevmiş, neden bunu bozasın?
Dedim, bırak be...
Sonra bi' sigara yaktım, ona dair ne varsa yok ettim;
bıraktım.
Zormuş,
ama bıraktım.
Böyle bitecekmiş meğer...
Bitti.

30 Haziran 2015 Salı

Rubâi 106

İlk aşk hikayesini duyduğum zaman,
Seni aramaya başladım hemen,
ne kadar kör olduğumu bilmeden.

Sevgililer sonunda bir gün tanışmazlar,
onlar taşırlar birbirlerini içlerinde;
bir gün gelip tanışana kadar.

                                                   -Rumi



Bu şiirle ilk karşılaştığım anda, bahsettiği bu son derece romantik sevgiye aşık oldum. Ruh eşimi tanımış olmam, bana bu şiirin aslında ne kadar doğru olduğunu kanıtladı. Şimdi ise, biraz daha büyümüş olmam sonucu, çok daha kapsamlı anlayabiliyorum. Deepak Chopra, Aşkın Yolu kitabında der ki, ''Tüm ilişkiler aslında kendimizle olan ilişkilerdir.'' Ona göre bir sevgili aramak aslında içinizde zaten var olan sevgiyi aramaktır; aşkı aramak aslında öz sevginizi bulmaya çalışmaktır.

Üç sene önce hayatımın aşkını bulduğum zaman, hissettiğim sevginin en sonunda bana, kendime dönecek bir sevgi olduğunu bilmiyordum. Rumi'nin mesajını düşünün, ''Sevgililer sonunda bir gün tanışmazlar, onlar taşırlar birbirlerini içlerinde; bir gün gelip tanışana kadar.'' Bu ne demek? Hayatımızın aşkıyla, bize bizi öğreten ve ruhumuzun aynası olan o insanla tanışmak kaderimizde yazılı. Ama onlar başından beri bizim içimizdeler, çünkü onlar aslında biziz. Kalbimizi deli gibi attıran o aşk aslında tamamen farklı bir bireye karşı hissettiğimiz aşk değil; kendimiz için hissettiğimiz, benliğimizden ''ayıramayacağımız'' sevgi.

Deepak Chopra, Aşkın Yolu kitabında yine şundan bahseder, ''Aşkı gerçekten bulduğunuz zaman, kendinizi bulursunuz.'' Buradaki en önemli kelime ''gerçekten''. İlişkinizdeki zorlukların iç muhakemesini yapıp, neye ihtiyacınız olduğunu bulmak için yeterince istekli ve cesur olmalısınız, ne kadar acı verici olursa olsun. Eğer ilişkinizin size gerçek anlamda ne sunduğunun farkına varırsanız, bu kadar süredir aradığınız şeyin, aslında kendiniz olduğunu anlarsınız. İki insan böylesi bir aşk, böylesi bir bağlılık yetiştirdiği zaman, birbirlerinin özlerini açığa çıkarırlar. Böyle bir aşkı yıkabilecek hiçbir şey yoktur, korku hariç. Bu yüzden, korkmayın. Kendinizden ve acı veya korkutucu olan hiçbir gerçekten kaçmayın, Çünkü acı, korkunç ve zor olan, aslında iyi olan her şeye açılan kapının yegane anahtarıdır. Korkularınızın içinde göklerden gelen bir hediye var. Cesaretiniz, inancınız ve güveniniz olsun. İlişkinizi, içinizde nelerin aydınlanmaya, nelerin iyileştirilmeye ve nelerin ilgiye muhtaç olduğunu bulmak için bir araç olarak kullanın. Kırılgan, savunmasız ve zayıf olun böylece içinizdeki gücü bulacaksınız. Rumi yine der ki, ''Karanlığın senin mumun, sınırların ise senin arayışlarındır.'' Anıların olarak içinde depolanmış tüm o karanlık aslında üzerine ışık tutman için sana yalvarıyor. Bunu yaptığın zaman, onun aslında karanlık olmadığını göreceksin. O keşfedilmeyi bekleyen bir aşk - kendine dönmen için bir patika. Acıların, mutluluk ve sevgiye dönüşürken; korkuların, güvene ve cesarete dönüşecektir.

27 Haziran 2015 Cumartesi

Aşk Kazandı



''Başka hiçbir birliktelik, evlilik kadar derin değildir. Öyle ki evlilik, sevginin,vefanın, sadakâtın, fedakârlığın ve ailenin en yüce ülkülerini tecessümlendirir. Böylesine medeni bir ittifak kurarken, iki birey önceki hallerinden çok daha ulu bir hal alırlar. Bu olayda bazı dilekçe veren kişilerin de ispatladığı gibi, evlilik öyle bir sevgi doğurur ki, ölüm bile bu sevginin karşısında duramaz. Eş cinsel erkek ve kadın bireylerin evlilik kurumuna saygısızlık ettiğini söylemek tam bir ters anlayış örneği olur. Onların savunması ise evlilik kurumuna gayet saygı duymaları, öyle derin bir saygı ki, evliliğin getirdiği hoşnutluğu, kendileri için de istemelerine sebep oluyor. Onların umudu yalnızlık içinde yaşamaya mahkum edilmemek ve medeniyetin en eski kurumlarından birinin dışında bırakılmamak. Onlar kanunun önünde eşit haysiyete sahip olmak istiyorlar. Anayasa şimdi onlara bu hakkı tanıyor. Temyiz Mahkemesi'nin 6. Süregelen Dava hakkında verdiği karar bozulmuştur. Hükmedildi.''

İşte bu tarihi sözler Amerika Birleşik Devletleri'nde ülke çapında eş cinsel evlilikleri yasallaştıran mahkeme kararının son paragrafı. 239 yıl önce Bağımsızlık Bildirgesi'nde ilan edilen bu sözler;
''Biz şu gerçeklerin açık olduğu görüşündeyiz: bütün insanlar eşit yaratılmışlardır, onları yaratan Tanrı kendilerine vazgeçilemez bazı haklar vermiştir, bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve refahını arama hakları yer alır.'' 
ve 201 yıl önce milli marşları The Star-Spangled Banner'ın son dizesinde geçen bu sözler
''Hür yaşayanların yurdu, cesurların memleketi.'' nihayet yerine getirildi. 

Hepimize hayırlı olsun.
Darısı başımıza.


17 Haziran 2015 Çarşamba

ayatın sadece %9'unu falan anlıyom

Bir sabahı evde yalnız geçiriyorsanız,
ki bu bir öğlen de sayılabilir, işte bu harika bir fırsattır.
-Kahvaltıyı sevmiyorsanız dün gece yaptığınız avakado salatanızı yiyebilirsiniz. Tabii bunun için ilk öncelikle “dün gece” avakado salatası yapmanız gerek.
-Sütsüz ve şekersiz filtre kahvenizi hazırlayabilirsiniz. Ama sadece hazırlayın. O biraz soğuyana kadar Ice Tea Limon içebilirsiniz. Tavsiyem; evde ice tea limon yoksa sodanıza limon dilimi atın. Sodanız da yoksa çay için. Limon diliminiz yoksa sade soda için. Bunlardan hiçbiri yoksa “fırsatlarla dolu avon kataloğu için bizi arayın.”
-Bitince National Geographic dergisi okuyabilirsiniz. Tabii bunun için ilk önce sabah erkenden veya “dün” NG dergisi almanız gerek. Eğer yoksa tavsiyem; MUTLAKA ALIN. Çünkü bu ayın konuları, esaret altında tutuldukları gösteri merkezinden salınan iki yunus ve Katmandu'nun Kumarileri. 
-Hayatın anlamını anladıktan sonra, e biraz da hüzün vardı tabii. Sıra müzikte. Ruhum yaşlı, sakin diyorsanız özel seçimler yaptırmadan jazz veya klasik müzik dinleyin derim. Ruhum canlı ve kıpır kıpır diyorsanız Elvis Presley’ye eşlik edin derim. Poor Boy çok tatlıdır. ''They call me poor boy poor boy poor boy but i ain’t lonesome i ain’t blue cause i could never be a poor boy as long as MB rolls i’ve got a dolly like you.''



-----BU İKİ BÖLÜM ARASINDA BULOGIR İÇBİR ALAKA KURAMAMIŞTIR BEYA-----

*
bi dk önce şunu dinliyoruz


 *

Yaklaşık beş gün önce vegan olmaya karar verdim ve oldum. Aslında amacım öncelikle yirmi iki gün barajını geçmek, eğer başarabilirsem böyle gitmeyi düşünüyorum. Neden diye sormayın, gerçekten bilmiyorum. Galiba yapacak başka bişi bulamadım.

Kardeşim, benim iki senedir gidemediğim ve çok özlediğim Ankara'ya gitti. Gidemediğim diyorum da aslında gitmediğim demem gerek. Özlediğim halde gitmiyorum garip bir şekilde. Kardeşimle pek anlaşamayız, birbirimizi çok kıskanırız ama kardeş işte sonuçta. Umarım hayal ettiği gibi bi tatil olur. O da yeni liseye geçecek (inş), umarım bu sene onun için güzel bir sene olur.

Tarihin Arka Odası hayranı olduğumu bilmeyen bi okuyucum varsa lütfen şu an burayı terk etsinskdfmhj. Şaka şaka, şu ana kadar bilmiyo olman garip olsa da şimdi öğrenmiş oldun. Neyse, belki de dünya üzerinde en sevdiğim insanlardan biri olan Nurhan hocam artık programda yok. Gideceğini duyduğumda hüngür hüngür ağlayıp bir daha izlemeyeceğimi söylesem de Murat Bardakçı gönlümü almayı başardı. Yaşayan tek sanat müziği efsanesi olan İnci Çayırlı hanımefendi, Nurhan hocamın koltuğuna geçti. 

İnci Çayırlı hanımefendi demişken;



Geçen günkü çalıştayda çok bebiş ve çılgın bi kızla tanışmıştım, adı Sümük. Günlerim genelde onunla ve onun arkadaşlarıyla kopmakla geçiyor. Fark ettim ki, ben kendimi anlatmayı seviyorum. Bir süre sonra arkadaşlar birbirlerini dinlememeye başlıyorlar ya hani, o zaman artık gerçekten pek konuşacak bir şey kalmıyor. Fakat yeni biriyle tanışınca onun hikayesini öğrenmek, senin hikayeni dinlemesi falan güzel olaylar. Ben genel olarak dinlemeyi ve özellikle dinlenmeyi seviyorum, ki bu pek başıma gelen bir şey değil. Çoğu zaman arkadaşlarım beni dinlemiyorlarmış veya umurlarında değilmiş gibi hissediyorum. Birbirimizi sevmediğimizden değil, sadece ne bileyim, bir süre sonra böyle oluyor galiba. Ya da kişiden kişiye göre değişen bir şeydir, amaan.

Şimdi tüm yol arkadaşlarıma (size) sesleniyorum, bana Saarbrücken'den maksimum 250 avroluk ev/oda bulun, bi şey yapın, tanıdık felan yok mu. :'( Kaç aydır arıyorum ama bir türlü istediğim gibi bir şey bulamadım. Bir tane buldum aslında ama onu da annem beğenmiyor. 

X sürekli ''Özledim, kahve içelim.'' diyor, ama bir icraat yok. Neyimi özlüyon amk neyimi, özleyecek kadar hoşuna gitseydim bir buçuk sene oldu tanışalı, illa bir şey yaşardık. Gel gör ki, birkaç randevu dışında hiçbir şey yaşamadık. Ama şeyi çok sevdim ya, şunu işte:


Çok bebişçe değil mi ya? Düşünceli insanlar beni benden alıyor tbh. 
Hepimiz düşenceli olsak? :/

Fakirlik derken sfkhfsh, hala bir iş bulamadım ondan bahsediyorum. Yoksa paraya falan ihtiyacım yok ama Erasmus'a giderken paralı gitmem lazım demiştim ya hani, o yüzden arıyorum AMA HALA BULAMIYORUM AQ.

Bu dünyanın en daldan dala atlamalı yazısı oldu, yine kaç tane farklı konudan bahsettim Allah bilir. İşte diyorum ya, her şeyi aynı anda söyleme gibi bir isteğim var... Neyse, alta kaç farklı şeyden bahsettiğimi yorum olarak atıp, ilk doğru cevabı veren kişiye tarafımdan kullanılmış bir kalem hediye ediyoruz fslkhjsfh. Şaka maka kalemleri çok severim.

Bahsetmek isteyip de bahsetmediğim şeyler;
Game of Thrones'da Cersei'nin malum sahnesi neydi ya...
Ben bu aralar sürekli kaşınmaya başladım, niye aq?
GANO'm geçen dönemkinden daha düşük. :(
Hala seksten iğreniyorum ve yapmak istemiyorum. :'(
Dün sitedeki havuza biri sıçmış.

Sual: Tekrar Haftalık yazmayı düşünüyorum, yazayım mı? Zaten yapcak bişi de yok aq.

adi kendinze ii bakın kızançıklarım, öbdüm.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...