30 Ağustos 2015 Pazar

Aftalık VIII

Bu hafta kafaya en çok parayı taktım. Neden dediğinizi duyar gibiyim. 

Almanya'daki okulum için kayıt parası: 110€
Türkiye'deki okulumun harcı: 513 TL
Almanya'daki evin ilk kirası ve depozitosu: 660€
Uçak bileti: 350 TL
Seyehat sağlık sigortası: 80 TL 
ve bursum yatana kadar idare edeceğim harçlık

Benim bu kadar param yok :'( Annemin de yok çünkü tüm uyarılarıma rağmen gidip ev aldı, maaşının yarısını bu eve verecek on yıl boyunca. Yani anlayacağınız akrabalardan borç istemekten başka çare kalmıyor. Bu da beni haliyle üzüyor çünkü annemin bunu yapmayı hiç istemediğini biliyorum. O kadar istemiyor ki bana geçenlerde ''Acaba izin günlerimde ek işe mi girsem?'' diye saçma bir cümle kurdu.

Bazen diyorum aq ne Erasmusmuş... Böyle olacağını bilsem valla bulaşmazdım. Herkes merak etme gittiğine değecek falan diyor, ben kendi kendime düşünüyorum acaba değecek mi diye. Annem bana gitme falan demez ama sanki içinden gitmememi istiyor gibi geliyor bana. BİLMİYORUM YA. Şu an bi' dua ettim kabul olması için topluca amin der misiniz, AMİN.

***

Tüm hafta 22, 59 ve 39'un fotoğraflarına bakmakla geçti. Özellikle 39, daha da özellikle İğneada... Dünyanın neresine gidersem gideyim kendimi hep oralara ait hissediyorum, orada ölmek istiyorum. Beni Trakya'dan başka bir yer paklamıyor, buraları sevemedim gönlüm orada. :/












Windows örnek resimler gibi oldu sfngsfg. 

***

Michael Bublé denince aklıma sadece ayak kokusu geliyordu ki bu hafta adama bildiğiniz abayı yaktım. Tüm albümlerini, yayınlanmamış şarkılarını, coverlarını dinledim. Aslında biraz çerezlik oldu, ne bileyim hayranı falan olmadım ama sesi çok güzel. Güzel şarkılar da söylemiş.

En sevdiğim şarkısı bu oldu, düğün şarkım olabilir, nerdeeee...



Bi de bu var sürekli dinlediğim;




Majida'ye aşığım sanırım, dünyanın en güzel kadını resmen. Bu beste de günümüz şarkılarına siktir çekercesine içinde elli farklı şarkıyı barındırıyor gibi. Sözleri ise Nizar Qabbani'nin ''Kalimat'' şiirinden.

Bana doğru gelir, ve işitirim onu
Kelimeleri, kelimeler gibi değil
Kollarımın altından tutar 
Bulutların birine eker beni
Gözümde siyah yaşlar 
Sular seller gibi akar 
Taşır beni kendisiyle 
Gül kokulu balkonların gecesine 
Ve ben, elinde bir çocuk gibi 
Meltemlerin taşıdığı bir tüy gibi 
Elleriyle yedi Ay taşır bana 
Ve şarkılardan bir deste 
Hediye eder Güneşi, hediye bana… 
Yaz gibi sarı ve sıcak… 
Hazinesi olduğumu söyler bana…
Bin yıldıza eşdeğer
İşte o hazineyim ben 
Gördüğü tablolardan daha güzel, o hazine...
Sersemleten şeyler söyler bana 
Adımı ve adımlarımı unutturan 
Kelimeleri, tarihimi değiştiren...
Bir anda kadına dönüştürür beni 
Vehimlerden bir saray yapar bana
Oturmam orada bir lahzadan fazla 
Dönerim tekrar, dönerim masama 
Yanımda bir şey yok… 
Kelimelerden başka...


Sen bu hafta en çok neyi kafana taktın, en çok hangi şarkıyı dinledin yorum atarsan çok mutlu olurum. :')




doğum günün kutlu olsun

25 Ağustos 2015 Salı

Ankara

Ankara güzeldi be. Her gün ayrı bir maratondu hala hatırlarım. Kızılay'daki dershaneme gitmek için her sabah yedide yola çıkardım. O zamanlar bir öğrenci bir lira on kuruş falandı. Küçük sarı bir kağıt verirlerdi bilet diye. Halk otobüslerini tercih ederdim genelde çünkü belediye otobüslerine kıyasla küçük olmaları bana daha samimi ve güvenli gelirdi. Yarım saat süren yolculuğun ardından Genel Kurmay'ın orada inerdim. İner inmez zorlu bir parkura dönüşürdü Kızılay. Önce yüzlerce insanı aşardım, sonra da labirent gibi dizilmiş dolmuşların arasından geçerdim. Bu sırada zorla simit veya çay satmaya çalışan seyyar satıcılar eşlik ederdi bana. Egzoz dumanı mı dersin, is mi dersin, şehrin her sabah kendine özgü bir kokusu vardı. Enteresan ama hoşuma da giderdi...

Şimdi dershaneler mi kaldı... Duyduğuma göre biletlerin de dönemi kapanmış, şu nabayeste elektronik kartlara geçilmiş. O küçük sarı kağıtlardan birini saklasaydım keşke diyorum şu an kendime. Otobüslerin durumu nasıl bilmiyorum ama Kızılay durakları değişmiş, artık Genel Kurmay gibi sabah sabah sizi orgeneral gibi hissettirecek bir yerin önünde inemiyormuşsunuz. Parkur ise muhtemelen hala aynıdır, hatta daha da zorludur.

Hayatımın büyük bir bölümü Ankara'da geçti. Sevdiğim çok fazla yer, çok fazla insan vardı. Artık üniversiteye gitme zamanım gelince kafesimden çıkmam gerek diye düşündüm. Aslında puanım baya yüksekti, Ankara dahil istediğim her yere gidebilirdim. Ama hayatımda sadece bir kez olsun kafama göre bir şey yapmak istedim. Hiçbir neden olmadan, sorgulamadan, kendimi kaderimin ellerinde bırakmak istedim. Açtım Türkiye haritasını, gözlerimi kapattım ve parmağımı koydum tedirgince. O an gözlerimi açmaya nasıl korktuğumu dün gibi hatırlarım. Çünkü öyle bir karar vermişken, parmağımı koyduğum şehre artık gitmek zorunda olduğumu bal gibi biliyordum. Eğer gitmezsem hayatım boyunca bunun ukdesiyle yaşayacaktım. Birkaç saniye süren endişemin ardından gözlerimi açtım.

Şimdi Konyaaltı diye bir yerde yaşıyorum. Konya'nın altı diye koskoca ilçeye Konyaaltı demişler. Böyle manyak bir yer işte.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

ya yine başlık bulamadım

Bi kere sen niye Allah'ın unuttuğu yere (Allah'ın unuttuğu yer değil aslında, kaldığım yere uzak diye öyle diyorum) konsolosluk yaparsın ve niye sabahın sekiz buçuğuna randevu verirsin? Abi böyle dangalaklık olabilir mi ya? Oysa ki bana konsolosluğun Konak'ta olduğu söylenmişti; taşınmış. Uğraşırsam öğleden sonraya randevu vereceklerini söylemişlerdi; vermediler.

İki gündür ayyaş ayyaş geziyordum ama randevudan bi önceki gün içmeyeyim bari dedim, uyanamam falan şimdi valla kan çıkar. Dışarı çıkmadım, içmedim, kokan şeyler yemedim. Tüm gün evde detokstur, yogadır bilmem ne yapıp nasıl davranmam gerektiğiyle ilgili makaleler falan okudum. Bir yandan da içimden sövüyorum ulan benim yeşil pasaportum var ne bu çile diye fakat dört ay kalacağım ve öğrenim amacıyla gideceğim için ulusal vize almam gerekiyordu, tüm bu keşmekeş de ondandı zaten.

Neyse, içmediğimden midir nedir bilmiyorum, başım çatlayacak gibi oldu ağrıdan. Allam evde bakıyorum ağrı kesiciyi geçtim, yara bandı bile yok! Dedim ya bu ne biçim yaşlı evi aq benim bildiğim yaşlı evleri her an ölüme hazır cenaze evleri gibi veya nöbetçi eczaneler gibi olur. Evde ilaç namına tek bir şey bulamadım, CALPOL BİLE YOKTU, ONA BİLE RAZIYDIM. Sonra size sordum Twitter'dan, birkaç öneri geldi ama hiçbiri işe yaramadı. Ben de kalktım akşamın o saatinde ilaç aramaya çıktım.

Pazar günü saat dokuz, eczaneler kapalı, nöbetçi eczane taa ebesinin amında. Marketlere falan sorayım belki vardır diye bi tane tekelciye girdim. Baya yaşlı bi amca vardı.

''Abi ağrı kesici hap var mı?''
''Hap mı?''
''Evet.''
''Sen gel bakayım şöyle...''

Adam beni içeriye doğru götürdü. Ben de dedim herhalde depoda falan bir kutu Parol var, bi tane de bana verecek. İnş... Arka tarafa geçmemle adamın beni duvara çarpma suretiyle, omuzlarımdan tutup sarsması bir oldu. Bana nasıl bağırıyor, ''BEN OĞLUMU KAYBETTİM O HAPLAR YÜZÜNDEN Bİ DE UTANMADAN BENDEN Mİ İSTİYORSUN ŞEREFSİZ! KİM GÖNDERDİ SENİ?!''


''Allah'ım amca ağrı kesici hap dedim manyak mısın?!'' diye bağırıyorum ama adamın gözü döndü bi kere, beni ya sikecek ya öldürecek. En sonunda artık beni bırakıp polisi arıyorum falan deyince hemen tüydüm oradan. Bi taksiye atlayıp nöbetçi eczaneye gittim.

İlacı aldım, tekrar eve döndüm, derin bir oh çekip bakkaldaki kavga için kendi kendime söverken paramın bittiğini fark ettim. Yani bitmemişti ama bir lira yirmi beş kuruşum kalmıştı. Neyse dedim zaten ulaşım için kartım var. 65 euro vize harcı getirmiştim ki yeni öğrendiğime göre Erasmus öğrencilerinden almıyorlarmış. Yarın onu bozdurur, biletimi alır giderim diye düşündüm. Tabii planda her şey iyiydi ama söz konusu benim hayatım olunca on dakika bile geçmeden bir terslik mutlaka çıkmalıydı. Çıktı da.

Belgelerimi son kez kontrol edeyim derken, iki adet doldurduğum başvuru formunun ikişer adet fotokopisinde fotoğrafımın olmadığını fark ettim. O an başımdan aşağı dökülen kaynar peynir altı suyunu size anlatamam...  Başvuru formu altışar sayfadan iki tane ve fotokopileri de toplam da yirmi dört sayfa falan ediyor (muhtemelen yanlış hesap yaptım k.b.). Yani ben mucizevi bir şekilde açık kırtasiye bulsam bile cebimde kalan bir lira yirmi beş kuruşumla bu kadar sayfanın fotokopisini çektiremem diye düşünmüştüm. Gerçi ben iki hafta önceye kadar on sayfa fotokopi için anneme ''Ay anne sayfalarca şey var sen elli lira ver ben üstünü getiririm.''* demiştim ve toplam da elli kuruş tutmuştu... Neyse bu sefer de açık kırtasiye bulmak için Bornova sokaklarında fink attım.

Üzerimde pijama görünümlü şortum, tişörtüm ve parmak arası terliklerimle Bornova'nın barlarının, kafelerinin bulunduğu sokakların arasından nasıl utana utana geçtim anlatamam. Tam bir Feriha idim. Herkes yiyor, içiyor, sıçıyor idi ama ben cebimde bir lira yirmi beş kuruşumla açık kırtasiye arıyordum. Barlar sokağında kırtasiye olmayacağını da sonradan fark edip başka yerlere doğru yol aldım.


En sonunda ofis malzemeleri satan bir yer buldum, içeri girdim ''Fotokopi çekiyor musunuz?'' diye sordum. Adam da beni tepeden tırnağa süzerekten başını salladı onaylarcasına. Ben de hemen yaralı güvercin pozumu alıp, boynumu bükmek suretiyle, ''Kaça?'' dedim ses tellerimden çıkan sol major ile. Adam da fakir olduğumu anında kapmış olacak ki ''Hallederiz ya, yeter ki işin görülsün.'' dedi. O an adama aşık olmuştum, arkaya geçip sakso bile çekebilirdim ki sonradan fark ettim sadece iyi niyetli, iyi kalpli bir insandı. Hiçbir çıkarı yoktu. Tüm işlerimi halleti ve bana ''Bendensin. Dikkat et kendine, gecenin bu saati tekin değil buralar.'' dedi. Ya işte benim evleneceğim insandı bu. Ama neyse zorla kendini siktirme Lolipop dedim, çıktım oradan eve geldim.

Bütün bunları yengemin annesine anlattığımda tek dediği, ''E para isteyeydin benden.'' idi.


Baş ağrım geçmişti ama bu sefer de karnım ağrıyordu. Hani heyecanlanınca ağrır ya, o şekilde. Bu yüzdendir herhalde tüm gece uyku tutmadı. Artık sabah beş olduğunda da sikerim böyle aşkın ızdırabını deyip, duşa girdim sonra da hazırlanıp evden çıktım.

Metroya bindiğimde çarşaflı bir kadının ve çocuğunun oturduğu koltuğun tam yanına oturdum. Kadın ellerine bile siyah eldiven giymişti o derece. İçimden bir yanım ''Abla yanmıyon mu bu sıcakta be ya.'' dese de diğer bir yanım ''Dinini gayet katı yaşayan da var, herkes senin gibi ayyaş bi Pomak değil, saygı duy.'' diyordu. Tabii ben goygoy yapan yanımı seçerek içimden kadınla dalga geçmeye başladım. Sonra fark ettim ki bu kadın erkekti aq. Yani kadının bıyıkları falan vardı erkek olmalıydı. Ama sonra Doğu'da genelde böyle olduğu hatta annemin bile bazen almaya üşendiği için bıyıklı bıyıklı dolaştığını anımsadım. Sonra konuşmaya başladı ki anam sesi 2010 dünya kupasında üfürdükleri vuvuzeladan hallice. Bir de Arapça konuşuyorlar, dedim kesin bunlar IŞİD!

Az önce kadın diye bahsettiğim adamın, yanında da kocaman bi bavul var. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor, içimdeki ses ''Ya bombaysa aq, ya canlı bombaysa!'' diyor. Sonra B2 seviye Arapçama güvenerek konuşmalarını dinlemeye başladım.. Şu an fark ediyorum ki kadın aslında oğlunun dediklerini onaylarcasına QABULİ falan diyordu ama ben o anın gerginliğiyle bomba demek olan QABELA diyor sandım. :( Nasıl altıma sıçtım anlatamam. Bir yandan yanlış duymuşsundur aq sen neyine güveniyon falan desem de o tırsıntıyla baş edemedim, kalktım metrodan indim. Sonra dedim sen napıyosun aq bin şuraya randevunu mu kaçıracan, başka vagona geçtim oturdum. Ama o yol bitene kadar neler düşündüm neler. Diyorum acaba nerede patlatacak, duraklarda duruyoruz yok burası çok ıssız burada patlatmaz diyorum. E çünkü mantıken en çok zarar vereceği yani en kalabalık yerde patlatması gerekiyor. Kalabalık duraklarda gözlerimi kapatıp şehadet getiriyorum, kaçış planları falan yapıyorum. Neyse en sonunda bomba patlamadan ineceğim yere ulaştım ve indim. Öküz gibi terlediğimi fark ettim. Zaten normalde de sürekli terleyen bir insanım ama bu olayın korkusuyla sucuk gibi olmuştum. Neyse ki kokmuyordum. Sonra polise falan haber vermeyi çok düşündüm ama yine benim kuruntumsa eğer rezil olurum diye düşünüp gitmedim. İyi ki de gitmemişim, hiçbir şey olmadı çünkü.

Metronun son durağında inip, otobüse binip, onun da son durağında inerekten ulaştım konsolosluğa. Baktım ki ekmek kuyruğu gibi sıra var. Hemen kendimi birinin yanına yamadım. Yarım saat falan bekledikten sonra içeri almaya başladılar. Şaka gibi içeri girerken kemerimi çıkartmamı istediler. Tabii ki evren beni şaşırtmadı ve kemerim bir türlü çıkmak bilmedi. Beş kişinin uğraşı sonucu kemeri çıkardık. Güvenlik kontrolünü falan geçtim, içeri girdim. Girmemle sağ taraftaki iki tane kas yığını memuru görmem bir oldu. Bir tanesi ''Acun abi ben Berlin'den geldim beatbox yapacam.'' diyen tipte bir kas yığını, diğeri de Deli Yürek misali karizmatik bir kas yığını. Sizin ölüp biteceğiniz tipler yani. Benim hiç ilgimi çekmedi. Ben yanına oturduğum Ziraat Mühendisliği okuyan (niye?) Konyalı çocukla meşguldüm çünkü boyu 1.90 falandı ve galiba benim tek kriterim buydu.

İçeride yaklaşık dört buçuk saat bekledim. Tekrar yazıyorum DÖRT BUÇUK SAAT. İçeri dediğim de baraka gibi bir yer. Ulan sen koskoca Alamanya utanmıyor musun kıç kadar konsolosluk yapmaya? Neyse bunun hesabını oraya gittiğimde Holocaust ile birlikte sorarım.

En son artık gözlerimden uyku akıyordu, başım çatlamak üzereydi ve açlıktan ölüyordum. Lakin sıranın bana gelmesiyle yeninden canlanmam bir oldu. Aynen şu şekilde gittim memurun yanına:


Şu gavur filmlerindeki hapishanelerde telefonla görüşülen yerler olur ya, arada camekan falan olur. Hah işte aynen öyleydi kabin. ''Hallo'' dedim, tabi beni Alman sanarak ''GJADG ĞGL SFŞF ĞW ÖW ĞWKFSG GDPO WLFSG JGPĞE ICJ P ĞG...'' (<-- benim gözümde Almanca) falan dedi. Ben de hemen ''Hehe Türküm ya jest olsun diye şey ettiydim.'' dedim ama bunu derken adamın bakışlarıyla sesim giderek alçalıyordu. Adam benim süzme salak olduğumu anlamış olacak ki bana sadece annemin babamın mesleğini sordu. ''Annem emniyet amiri, babamın da mesleğini söyleyemeyeceğime dair belge kağıtların arasında.'' dedim. Adam bir anda hızlandı böyle, getirdiğim belgelerin yarısının gerekmediğini zahmet ettiğimi falan söyledi. Babam yıllar sonra bir işe yaramıştı. Yaklaşık kırk saniye sonra bana ''İşleminiz bu kadar, bir haftaya kadar vize basılmış pasaportunuz elinize ulaşır.'' dedi. O an üzerimden bir öküz sürüsü kalkmıştı, sevinçten ölmek üzereydim. Fakat bir yandan da her şeyin bu kadar kusursuz halledilmesinin imkansız olduğunu, birazdan bir terslik olacağını söylüyordum ki kendi kendime, oldu. Camekanın arasında belgelerin konduğu bi platform var, karşıdaki görevli sen belgeleri koyduğun zaman çekiyor bunu. Çekmece gibi o tarafa doğru açılarak, oraya geçiyor koyduğun belgeler. Ben tam adamın geri gönderdiği kağıtları alıyordum ki adam lak diye kendine doğru çekti o platformu. Önce elimi sonra kolumu kaptırdım, acıdan gebermek üzereydim. Herkes başıma toplandı, soyulan derime pansuman falan yaptılar hatta bi kadın ''Ambulans çağırın!!!'' diye bağırıyordu. Tabii o kadar ciddi bi şey değildi, sadece derim soyulmuştu bi de rezil olmuştum ama yaşanacak cenabetliğin bu kadar hafif olmasına da baya sevinmiştim.

O konsolosluktan çıkmamla kendimi bi kebapçıya atıp öğlenin 12'sinde öküz gibi yemek yemem bir oldu. Açıktan ölmek üzereydim aq. Neyse sonra ertesi günün sabahı için biletimi aldım, eve döndüm. Döndüğüm gibi uyudum. Ertesi gün de Antalya'ya geldim. Gelir gelmez de gavur amı gibi yanan bu şehre neden geldiğimi sorguladım.



*getirmedim.




20 Ağustos 2015 Perşembe

İzmir baya güzel şehir ama b*k kokuyo


İzmir'den geleli dört gün oldu fakat ben daha yeni yazmaya fırsat buluyorum. Yokluğumda evi cenabetlikler esir almış resmen. Eve adımımı atar atmaz kardeşim, adı Sarı olsun, ''Abi bilgisayar bozuk ama ben bi şey yapmadım kuran çarpsın.'' diye bağırarak kendini odaya kilitledi. N'oluyo aq falan derken bi baktım masaüstüme virüs bulaştırmışlar. :( Hem de şu truva atı mıdır nedir onlardan. Dizüstümün de touchpadinin amına konmuş, sonra da kendi kendine hallenip çöktü garibim. Şarteller atıp sigorta mı yanmadı, duşakabinin kapısı mı kırılmadı, buzdolabı annemin üstüne mi düşmedi valla olmadık cenabetlik kalmadı.

E düşünmüyo da değilim bunun sorumlusu ben miyim diye. Çünkü her şeyden önce tabii ki cenabetim. Gusül abdesti almayı 14 yaşımda falan bıraktım. Her gün bilmem kaç kere kendiyle oynayan bi insanım, işim gücüm yokmuş gibi yüz kere duş mu alıcam. Her sabah duş alıyorum orası ayrı ama aynı gün birden fazla kez suyun altına giremem. Hem girsem nolcak iki saat sonra yine cenabetim. Neyse...


İzmir'e gideceğim günün akşamı Scott ve Gaş ile vedalaşmak için buluştuk. Saçma sapan şeylerden bahsedip, hahoheohe diye gülüp, bir iki saat sonra ayrıldık. Arkadaşlık işte... Eve geldiğimde annem uyuyakalmıştı ve ben geç kalmak üzere olduğumuzu fark ettim. Ama çürük brüksel lahanası gibi koktuğum için hemen duş almam gerekiyordu. Neden çürük brüksel lahanası gibi koktun derseniz, buluştuğumuzda yöresel yemekler yapan bi yere gitmiştik ve ben çemen falan yedim düşünün. Nabıyım seviyom çemeni :/ Çemenciler yoruma!!!



Hemen hazırlandım, bavulumu aldım, arabaya bindik, anneme ''Otogar lütfen.'' dedim, demez olaydım. Karı bi sinirlendi! ''Ulan sen kimsin köpek! Özel şoförün mü var? Gitmiyorum aq allah belanı versin!!!'' gibi cümleler işitiyorum kadından. Aney diyorum menstral döngüne falan mı girdin nesine alınıyosun bu şakanın falan derken on dakika boyunca onun gönlünü alıcam diye uğraştım. Neyse sonra bi şekilde affetti beni, yola koyulduk. Tabii Lolipop şansız, Lolipop bahtsız. Tam otogara dönen yola giriyorduk ki yolun kapalı olduğunu gördük. Annem de çok telaşlı ve sol şeritten 60'la giden bir sürücü tipi. Kadına bağırıyorum ''ANNE BAŞKA YOL BUL! ŞURDAN İN, ŞURDA ÇIKIŞ VAR!'' diye, kadın bi panik oldu. İndi arabadan, ''İn yürüycez.'' dedi aldı bavulu eline koşmaya başladı. Böyle bir koşuş yok ya memeleri ağzına, topukları kıçına değerekten koşuyor ama. Ona yetişicem diye imanım gevredi. Neyse ki son anda yetiştim otobüse. Neden otobüse biniyorsun derseniz, tatlım ben uçaktan çok korkuyorum ya. Böyle bi geriliyorum anlatamam sana, hele o kalk... PARAM YOKTU.



Gece yolculuklarına da bayılırım bilirsin, taktım kulağıma ipodumu geleneksel şehirden ayrılma şarkım olan Yellow'u açtım. Ben ne zaman bi yerden ayrılsam bu şarkıyla gidiyorum, saçma alışkanlıklarımdan sadece bir tanesi işte...


Sabahın köründe otobüsten inmiştim ve artık İzmir'deydim. İlk izlenimim ''BURASI NİYE BOK KOKUYOR?'' oldu. Sonra fark ettim ki İzmir gerçekten böyle kokuyor. Şaka gibi ya, düşünsenize yolda, otobüste, metroda her yerde salabilirsiniz ve pişkince insanlara ''Bu şehrin kendi kokusu :)))'' diyebilirsiniz. Kendimi yengemin annesinin evine attığım gibi uyudum.

Uyandığımda fark ettim ki dünya üzerinde en çok eğlendiğim insanlardan biri olan yengemin kardeşi Kıvırcık İstanbul'daydı. Bi an onun da evde olduğunu düşünüp umutlanmıştım. Fakat evde sadece ben ve orta yaşın üzerinde iki insan vardı. Neyse ki Kıvırcığın odası kendimi meşgul edebileceğim bi sürü kitap ve antin kuntin eşyalarla doluydu, odadan çıkmama gerek yoktu. Çıktığımda da bi sorun olmadı gerçi, ikisiyle de gayet iyi anlaştım. Bi dk kapı çalıyo.

ÆLLÆAAAAMM PASAPORTUM GELDİ VİZEMİ BASMISLAR


Neyse nerede kalmıştım? Hah, ben oraya erken gittim çünkü en yakın arkadaşlarım Şampuan ve Vegan ile bir buluşma düzenlemiştik. Şampuan İzmir'de ananesinin yanındaydı, benim de gideceğimi öğrenince Vegan da geldi. Böylelikle başka bir şehirde Mean Girls buluşması yapmış olduk. Evet, biz kendimize Mean Girls diyoruz :/

Benim de kaldığım yer olan Bornova'da buluştuk. Okul kapanalı iki ay anca olmuştur ama baya özlemişim. Almanya'dayken napıcam ben, nasıl bırakıcam kızlarımı arkada. :( Valla gözüm açık gidicem... Buluşmada favori anlarım saat kulesinin orada yemleri kuşlara atacağımıza yüzlerce kişinin ortasında yem savaşı yapmamız ve gün batımını vapurdan portakal suyu içerek izlememizdi.

İzmir çok güzel bir şehirmiş. Bana İstanbul ve Ankara'nın karışımı gibi geldi. Fakat şehrin insanları kesinlikle çok farklı. Mesela şu Kordon falan çok kalabalık ama çıt ses yok. Ağzım açık kaldı resmen. Antalya'da öyle bi sahil yolunda yanındaki adamın ne dediğini duyamazsın o derece gürültülü olur. O kadar kalabalıktan nasıl hiç ses çıkmıyordu hala anlamış değilim. Belki de bana öyle denk geldi.

Bi de konsolosluk maceram var ki hiç sormayın. :( Ya da sorun anlatıcam onu da, şimdilik bu kadar olsun.



Not: Bu yazıda kasten imla kurallarına dikkat edilmemiştir.


11 Ağustos 2015 Salı

başlık bulamadım

Ya bir sene önceki halinize baktığınız zaman kendinizden utandığınız falan oluyo mu? Yani bu konuda yalnız olamam değil mi?

Hatta ne bir senesi, bazen iki gün önce yaptığım şeye dönüp bakıp ben niye böyle bir şey yaptım aq diyorum. Dünyanın en yalancı insanları, ''Hayatımda pişman olacağım hiçb...''
ASTIR LAN ORDAN!



Pişman olmak değil aslında olay. Biz sürekli değişiyoruz, farkında değiliz. Örnek vereyim, daha geçen gün eskiden sürekli milletle yatan, aşk meşk aramayı geçtim, böyle şeylere inanmayan bir arkadaşımın sevgilisi olduğunu öğrendim. Dün konuştuğumuzda da bana ''Önceden nasıl öyle yaşadım bilmiyorum, böyle bir şey yaşadıktan sonra bir daha eskisi gibi olamam.'' falan deyip, ayrılmaktan korktuğunu vurguladı kanımca. Aslında bilmiyordu ki kurduğu cümle kendisiyle çelişiyordu. Len sen düne kadar tek kaşlı bir Johnny Sins idin, sevgilin olacağına kimse ihtimal vermezdi, şimdi kalkmış böyle bir ''evrim'' sonrasında yine ''büyük konuşuyorsun''.

İki anahtar kelime verdim gördünüz mü? Biz sürekli evrim geçiyoruz bence hocam. Öyle Darwin evrimi falan değil, değişiyoruz işte. Bir dediğimiz bir dediğimizi tutmayacak noktaya gelene kadar değişiyoruz. Belki doğal bir süreçle, belki yaşadıklarımız sayesinde değişiyoruz bilmiyorum. Fakat bildiğim tek şey hiç bir zaman büyük konuşmayacan babam.

bkz: ne oldum değil ne olacam
bkz: yaşar ne yaşar ne yaşamaz

Lolipop'tan Hayat Dersleri bölümümüzün de sonuna geldiğimize göre size biraz da hayatımda nelerin olup bittiğini anlatayım.  (◡‿◡✿)

Yazmaya yaklaşık bir ay ara vermemin ilk sebebi, evde gitmek bilmeyen akrabalarımızı ağırlıyor olmamız. Önce ninemler ve teyzemler geldi. Sonra onlar yan sitede yaşayan dayım gile geçti ve bize başka bir dayım geldi. Öf uzun bi akraba bilmecesi gibi oldu, eltimin görümcesi torunumun nesidir? (cevaplayana muhteşem bir hediye! (hiçbişi veremem aq)) Yani ev hep doluydu ve bu yüzden tüm düzenim bozuldu. Bundan en çok etkilenen ise osbir çekme düzenim oldu. Bir türlü yalnız kalamadığım için dağıldım, perişan oldum. İki günde bir çeker oldum :(
Şaka gibi gelebilir ama ben günde 2-3 :/ Öhöm, neyse... Hatta bir ara üçüncü gündeydim ve dayanamayıp amına koyarım böyle işin dedim ve eskiden görüştüğüm biriyle yattım. :/ Biraz pişman oldum açıkçası, seks yapmama challenge'ımda dördüncü ayımı devirmek üzereydim...
Velhasıl kelam, üç günden sonra misafir çekemiyorum. Ç-E-K-E-M-İ-Y-O-R-U-M   #;)

Bi de yazı yazasım yoktu; yazmak istemedim. Enteresan...

Muhtemelen yarın veya diğer gün (inşallah) hayatımda ilk kez İzmir'e gidiyorum. Bu öyle Hayat Erkeği'nin otostop macerası gibi değil maalesef :( Henüz o kadar cesur değilim, hiç olur muyum onu da bilmem. Ekim'de Erasmus ile Almanya'ya gideceğim için vize almam gerek. Vizeyi de oradan alıyormuşuz.
Şaka maka gidiyorum lan. Gerçi ben hala pek heyecanlanmıyorum, gidecekmişim gibi gelmiyor hiç. İnşallah bi sorun çıkmaz, içimdeki sesler kuruntudur umarım. :(

Beni okuyan binlerce kişi olduğundan değil ama yine de size karşı bir sorumluluğum varmış gibi hissediyorum. Hikayelerinizi anlattığınız mailleri okumak en sevdiğim şeylerden biri. Halbuki tıpkı şahsi Instagram hesabım gibi burayı da kendime günlük edinmek, yaşadıklarımı unutmamak ve ne kadar değiştiğimi gözlemleyebilmek için açmıştım Mayıs 2012'de. Birçok kez değiştim (değişkenim anacım) fakat URL'm hep aynı kaldı jkfshnsfh.
arayipbulamadiginsey
Aradığınız şeyleri hep bulmanız ümidiyle. <3
(。♥‿♥。)







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...