22 Ağustos 2015 Cumartesi

ya yine başlık bulamadım

Bi kere sen niye Allah'ın unuttuğu yere (Allah'ın unuttuğu yer değil aslında, kaldığım yere uzak diye öyle diyorum) konsolosluk yaparsın ve niye sabahın sekiz buçuğuna randevu verirsin? Abi böyle dangalaklık olabilir mi ya? Oysa ki bana konsolosluğun Konak'ta olduğu söylenmişti; taşınmış. Uğraşırsam öğleden sonraya randevu vereceklerini söylemişlerdi; vermediler.

İki gündür ayyaş ayyaş geziyordum ama randevudan bi önceki gün içmeyeyim bari dedim, uyanamam falan şimdi valla kan çıkar. Dışarı çıkmadım, içmedim, kokan şeyler yemedim. Tüm gün evde detokstur, yogadır bilmem ne yapıp nasıl davranmam gerektiğiyle ilgili makaleler falan okudum. Bir yandan da içimden sövüyorum ulan benim yeşil pasaportum var ne bu çile diye fakat dört ay kalacağım ve öğrenim amacıyla gideceğim için ulusal vize almam gerekiyordu, tüm bu keşmekeş de ondandı zaten.

Neyse, içmediğimden midir nedir bilmiyorum, başım çatlayacak gibi oldu ağrıdan. Allam evde bakıyorum ağrı kesiciyi geçtim, yara bandı bile yok! Dedim ya bu ne biçim yaşlı evi aq benim bildiğim yaşlı evleri her an ölüme hazır cenaze evleri gibi veya nöbetçi eczaneler gibi olur. Evde ilaç namına tek bir şey bulamadım, CALPOL BİLE YOKTU, ONA BİLE RAZIYDIM. Sonra size sordum Twitter'dan, birkaç öneri geldi ama hiçbiri işe yaramadı. Ben de kalktım akşamın o saatinde ilaç aramaya çıktım.

Pazar günü saat dokuz, eczaneler kapalı, nöbetçi eczane taa ebesinin amında. Marketlere falan sorayım belki vardır diye bi tane tekelciye girdim. Baya yaşlı bi amca vardı.

''Abi ağrı kesici hap var mı?''
''Hap mı?''
''Evet.''
''Sen gel bakayım şöyle...''

Adam beni içeriye doğru götürdü. Ben de dedim herhalde depoda falan bir kutu Parol var, bi tane de bana verecek. İnş... Arka tarafa geçmemle adamın beni duvara çarpma suretiyle, omuzlarımdan tutup sarsması bir oldu. Bana nasıl bağırıyor, ''BEN OĞLUMU KAYBETTİM O HAPLAR YÜZÜNDEN Bİ DE UTANMADAN BENDEN Mİ İSTİYORSUN ŞEREFSİZ! KİM GÖNDERDİ SENİ?!''


''Allah'ım amca ağrı kesici hap dedim manyak mısın?!'' diye bağırıyorum ama adamın gözü döndü bi kere, beni ya sikecek ya öldürecek. En sonunda artık beni bırakıp polisi arıyorum falan deyince hemen tüydüm oradan. Bi taksiye atlayıp nöbetçi eczaneye gittim.

İlacı aldım, tekrar eve döndüm, derin bir oh çekip bakkaldaki kavga için kendi kendime söverken paramın bittiğini fark ettim. Yani bitmemişti ama bir lira yirmi beş kuruşum kalmıştı. Neyse dedim zaten ulaşım için kartım var. 65 euro vize harcı getirmiştim ki yeni öğrendiğime göre Erasmus öğrencilerinden almıyorlarmış. Yarın onu bozdurur, biletimi alır giderim diye düşündüm. Tabii planda her şey iyiydi ama söz konusu benim hayatım olunca on dakika bile geçmeden bir terslik mutlaka çıkmalıydı. Çıktı da.

Belgelerimi son kez kontrol edeyim derken, iki adet doldurduğum başvuru formunun ikişer adet fotokopisinde fotoğrafımın olmadığını fark ettim. O an başımdan aşağı dökülen kaynar peynir altı suyunu size anlatamam...  Başvuru formu altışar sayfadan iki tane ve fotokopileri de toplam da yirmi dört sayfa falan ediyor (muhtemelen yanlış hesap yaptım k.b.). Yani ben mucizevi bir şekilde açık kırtasiye bulsam bile cebimde kalan bir lira yirmi beş kuruşumla bu kadar sayfanın fotokopisini çektiremem diye düşünmüştüm. Gerçi ben iki hafta önceye kadar on sayfa fotokopi için anneme ''Ay anne sayfalarca şey var sen elli lira ver ben üstünü getiririm.''* demiştim ve toplam da elli kuruş tutmuştu... Neyse bu sefer de açık kırtasiye bulmak için Bornova sokaklarında fink attım.

Üzerimde pijama görünümlü şortum, tişörtüm ve parmak arası terliklerimle Bornova'nın barlarının, kafelerinin bulunduğu sokakların arasından nasıl utana utana geçtim anlatamam. Tam bir Feriha idim. Herkes yiyor, içiyor, sıçıyor idi ama ben cebimde bir lira yirmi beş kuruşumla açık kırtasiye arıyordum. Barlar sokağında kırtasiye olmayacağını da sonradan fark edip başka yerlere doğru yol aldım.


En sonunda ofis malzemeleri satan bir yer buldum, içeri girdim ''Fotokopi çekiyor musunuz?'' diye sordum. Adam da beni tepeden tırnağa süzerekten başını salladı onaylarcasına. Ben de hemen yaralı güvercin pozumu alıp, boynumu bükmek suretiyle, ''Kaça?'' dedim ses tellerimden çıkan sol major ile. Adam da fakir olduğumu anında kapmış olacak ki ''Hallederiz ya, yeter ki işin görülsün.'' dedi. O an adama aşık olmuştum, arkaya geçip sakso bile çekebilirdim ki sonradan fark ettim sadece iyi niyetli, iyi kalpli bir insandı. Hiçbir çıkarı yoktu. Tüm işlerimi halleti ve bana ''Bendensin. Dikkat et kendine, gecenin bu saati tekin değil buralar.'' dedi. Ya işte benim evleneceğim insandı bu. Ama neyse zorla kendini siktirme Lolipop dedim, çıktım oradan eve geldim.

Bütün bunları yengemin annesine anlattığımda tek dediği, ''E para isteyeydin benden.'' idi.


Baş ağrım geçmişti ama bu sefer de karnım ağrıyordu. Hani heyecanlanınca ağrır ya, o şekilde. Bu yüzdendir herhalde tüm gece uyku tutmadı. Artık sabah beş olduğunda da sikerim böyle aşkın ızdırabını deyip, duşa girdim sonra da hazırlanıp evden çıktım.

Metroya bindiğimde çarşaflı bir kadının ve çocuğunun oturduğu koltuğun tam yanına oturdum. Kadın ellerine bile siyah eldiven giymişti o derece. İçimden bir yanım ''Abla yanmıyon mu bu sıcakta be ya.'' dese de diğer bir yanım ''Dinini gayet katı yaşayan da var, herkes senin gibi ayyaş bi Pomak değil, saygı duy.'' diyordu. Tabii ben goygoy yapan yanımı seçerek içimden kadınla dalga geçmeye başladım. Sonra fark ettim ki bu kadın erkekti aq. Yani kadının bıyıkları falan vardı erkek olmalıydı. Ama sonra Doğu'da genelde böyle olduğu hatta annemin bile bazen almaya üşendiği için bıyıklı bıyıklı dolaştığını anımsadım. Sonra konuşmaya başladı ki anam sesi 2010 dünya kupasında üfürdükleri vuvuzeladan hallice. Bir de Arapça konuşuyorlar, dedim kesin bunlar IŞİD!

Az önce kadın diye bahsettiğim adamın, yanında da kocaman bi bavul var. Aklıma kötü kötü şeyler geliyor, içimdeki ses ''Ya bombaysa aq, ya canlı bombaysa!'' diyor. Sonra B2 seviye Arapçama güvenerek konuşmalarını dinlemeye başladım.. Şu an fark ediyorum ki kadın aslında oğlunun dediklerini onaylarcasına QABULİ falan diyordu ama ben o anın gerginliğiyle bomba demek olan QABELA diyor sandım. :( Nasıl altıma sıçtım anlatamam. Bir yandan yanlış duymuşsundur aq sen neyine güveniyon falan desem de o tırsıntıyla baş edemedim, kalktım metrodan indim. Sonra dedim sen napıyosun aq bin şuraya randevunu mu kaçıracan, başka vagona geçtim oturdum. Ama o yol bitene kadar neler düşündüm neler. Diyorum acaba nerede patlatacak, duraklarda duruyoruz yok burası çok ıssız burada patlatmaz diyorum. E çünkü mantıken en çok zarar vereceği yani en kalabalık yerde patlatması gerekiyor. Kalabalık duraklarda gözlerimi kapatıp şehadet getiriyorum, kaçış planları falan yapıyorum. Neyse en sonunda bomba patlamadan ineceğim yere ulaştım ve indim. Öküz gibi terlediğimi fark ettim. Zaten normalde de sürekli terleyen bir insanım ama bu olayın korkusuyla sucuk gibi olmuştum. Neyse ki kokmuyordum. Sonra polise falan haber vermeyi çok düşündüm ama yine benim kuruntumsa eğer rezil olurum diye düşünüp gitmedim. İyi ki de gitmemişim, hiçbir şey olmadı çünkü.

Metronun son durağında inip, otobüse binip, onun da son durağında inerekten ulaştım konsolosluğa. Baktım ki ekmek kuyruğu gibi sıra var. Hemen kendimi birinin yanına yamadım. Yarım saat falan bekledikten sonra içeri almaya başladılar. Şaka gibi içeri girerken kemerimi çıkartmamı istediler. Tabii ki evren beni şaşırtmadı ve kemerim bir türlü çıkmak bilmedi. Beş kişinin uğraşı sonucu kemeri çıkardık. Güvenlik kontrolünü falan geçtim, içeri girdim. Girmemle sağ taraftaki iki tane kas yığını memuru görmem bir oldu. Bir tanesi ''Acun abi ben Berlin'den geldim beatbox yapacam.'' diyen tipte bir kas yığını, diğeri de Deli Yürek misali karizmatik bir kas yığını. Sizin ölüp biteceğiniz tipler yani. Benim hiç ilgimi çekmedi. Ben yanına oturduğum Ziraat Mühendisliği okuyan (niye?) Konyalı çocukla meşguldüm çünkü boyu 1.90 falandı ve galiba benim tek kriterim buydu.

İçeride yaklaşık dört buçuk saat bekledim. Tekrar yazıyorum DÖRT BUÇUK SAAT. İçeri dediğim de baraka gibi bir yer. Ulan sen koskoca Alamanya utanmıyor musun kıç kadar konsolosluk yapmaya? Neyse bunun hesabını oraya gittiğimde Holocaust ile birlikte sorarım.

En son artık gözlerimden uyku akıyordu, başım çatlamak üzereydi ve açlıktan ölüyordum. Lakin sıranın bana gelmesiyle yeninden canlanmam bir oldu. Aynen şu şekilde gittim memurun yanına:


Şu gavur filmlerindeki hapishanelerde telefonla görüşülen yerler olur ya, arada camekan falan olur. Hah işte aynen öyleydi kabin. ''Hallo'' dedim, tabi beni Alman sanarak ''GJADG ĞGL SFŞF ĞW ÖW ĞWKFSG GDPO WLFSG JGPĞE ICJ P ĞG...'' (<-- benim gözümde Almanca) falan dedi. Ben de hemen ''Hehe Türküm ya jest olsun diye şey ettiydim.'' dedim ama bunu derken adamın bakışlarıyla sesim giderek alçalıyordu. Adam benim süzme salak olduğumu anlamış olacak ki bana sadece annemin babamın mesleğini sordu. ''Annem emniyet amiri, babamın da mesleğini söyleyemeyeceğime dair belge kağıtların arasında.'' dedim. Adam bir anda hızlandı böyle, getirdiğim belgelerin yarısının gerekmediğini zahmet ettiğimi falan söyledi. Babam yıllar sonra bir işe yaramıştı. Yaklaşık kırk saniye sonra bana ''İşleminiz bu kadar, bir haftaya kadar vize basılmış pasaportunuz elinize ulaşır.'' dedi. O an üzerimden bir öküz sürüsü kalkmıştı, sevinçten ölmek üzereydim. Fakat bir yandan da her şeyin bu kadar kusursuz halledilmesinin imkansız olduğunu, birazdan bir terslik olacağını söylüyordum ki kendi kendime, oldu. Camekanın arasında belgelerin konduğu bi platform var, karşıdaki görevli sen belgeleri koyduğun zaman çekiyor bunu. Çekmece gibi o tarafa doğru açılarak, oraya geçiyor koyduğun belgeler. Ben tam adamın geri gönderdiği kağıtları alıyordum ki adam lak diye kendine doğru çekti o platformu. Önce elimi sonra kolumu kaptırdım, acıdan gebermek üzereydim. Herkes başıma toplandı, soyulan derime pansuman falan yaptılar hatta bi kadın ''Ambulans çağırın!!!'' diye bağırıyordu. Tabii o kadar ciddi bi şey değildi, sadece derim soyulmuştu bi de rezil olmuştum ama yaşanacak cenabetliğin bu kadar hafif olmasına da baya sevinmiştim.

O konsolosluktan çıkmamla kendimi bi kebapçıya atıp öğlenin 12'sinde öküz gibi yemek yemem bir oldu. Açıktan ölmek üzereydim aq. Neyse sonra ertesi günün sabahı için biletimi aldım, eve döndüm. Döndüğüm gibi uyudum. Ertesi gün de Antalya'ya geldim. Gelir gelmez de gavur amı gibi yanan bu şehre neden geldiğimi sorguladım.



*getirmedim.




2 yorum:

  1. o en son kolunu camekanın altındaki çekmeceye kaptırmanla birlikte anladım ki sende bi cenabetlik var evet :D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. dünya cenabetlikler derneği başkanıyım :(

      Sil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...