17 Kasım 2015 Salı

Sana bunları iki bin bilmem kaç küsür kilometre öteden yazıyorum



Tam 51 (elli bir) gün olmuş son yazımı yazalı. Vay anasını. Çok iyi ayrılmamıştım Antalya'dan. Anneme açılma şansım varken inkar etmiştim kendimi. Neyse oralara fazla girmeyelim. KIRK DOKUZ GÜNDÜR GURBET ELLERDEYİM. ;_;

Aslında internetimin olmayışına aldırmayıp yaşadığım her şeyi yazmalıymışım. Çünkü şimdi düşününce o kadar çok şey olmuş ki nereden başlasam, hangi birini anlatsam bilemiyorum. En iyisi uçağa binmeden önceki korkumla başlayayım. Evet, ilk kez uçağa biniyordum ve hayatımın en korkunç deneyimiydi. Zaten uçaktan her zaman korkmuş bi insanım. O kadar yükseğe çıkıyosun falan. En kötüsü de uçak düşse veya kalktıktan sonra patlasa yaşama şansın yok. Direkt öldün yani. Otobüste falan neyse belki kolun bacağın çıkar yine de yaşarsın ama uçak öyle mi... Aman ecelden kim kaçmış, ben ne saçmalıyorum yine. Aslında ciddi ciddi Türkiye'ye otobüsle dönmeyi düşünüyorum. YOLCULUK İKİ BUÇUK GÜN SÜRÜYORMUŞ. ;_;

Hani ben ne zaman bir şehiri terk etsem veya yeni bir şehire gelsem Coldplay'den Yellow'u dinlerim ya, bu sefer ülke değiştirdiğimden midir uçağın korkusundan mıdır nedir bilmem, art arda on üç kere falan dinlemişim. Neyse, allama bin şükür ölmeden, sağ salim iniş yaptık. Buranın hava alanı küçük olduğundan sanırım bildiğin merdivenle piste indik. Kendimi Bodyguard filminde Kevin Costner'ın peşinden koşan Whitney Houston gibi hissettim. Bagaj alımı falan derken dünyanın en yakışıklı polis memuru pasaport kontrolümü yaptı. Bana öyle bir ''GUTIN TAHH'' çaktı ki içimden ''Tah bana!!11!!1'' demeden geçemedim. Dışımdan da demiş olabilirim, hatırlamıyorum.


Burada, Saarbrücken'de, değişik bi Alman aksanı var. Normalde h'ye yakın telaffuzu olan ''-ch'' burada ş gibi. Tam olarak Türkçe'deki ş de değil, İsveççe ''kärlek'' deki ş gibi. Neyse aksanı falan bırakın. Burada çok gıcır Hanslar var. :') Ben Alman erkeklerine kısaca Hans diyorum. Uzun boyları beni benden alıyor. Bazıları çok sarı ama hoşuma gitmiyor da değil. Bilmiyom ya buradan gavur bi sevgilim olsun istemem aslında. Hem geleceği olmaz hem de anlaşamayız gibi geliyo. Ama hayvan gibi sevilmek istediğim gerçeğini de unutmayalım çünkü burada hayatımda daha önce hiç hissetmediğim kadar yalnız hissediyorum.

Öyle bi yalnızlık ki bu artık sevgisizlikten falan değil. Otobüse biniyorum şoför kadın. İçimdeki cinsiyetçi pislik, ''Kadın şoför mü olur aq?!'' diye bağırıyo. Tabi ki olur da işte, alışkın değilim. Sokakta yürüyorum yaşlı genç herkes göz göze gelince gülümsüyo, selam veriyor falan. Bu kibarlığa da alışkın değilim mesela. Ha kötü bi şey mi, muhteşem bi şey; keşke biz de öyle olsak. Markete gidiyorum garip garip şeyler. Tamam milyonlarca çeşit var ama neden ben bunların hiçbirini görmedim hayatımda diye kişisel sorgulamamı yapıyorum. Kendimi ezik hissediyorum hatta bazen. Mesela daha önce neden hiç portakallı Kitkat yemedim diye kızdım kendime. Çünkü Türkiye'de yoktu dimi, çok zekiyim.

Dur ya olaylar karıştı. Ha neyse işte hava alanından çıktık, bundan sonra çoğul konuşuyorum çünkü yanımda aynı odada kaldığım ve bi türlü sevemediğim sınıf arkadaşım Pipi var - adı Pipi olsun ama kendisi aslında kız -, tonlarca kiloluk bavullarımızla güç bela şehir merkezine giden otobüsü bulduk. Merkezden bir otobüse daha binip kiraladığımız eve, ev sahibiyle buluşmaya geldik. Binanın dışında yarım saat bekledik, bu sırada anacığımın yaptığı poğaçalardan yedim. Alamanlar'ın dakik olduğuna katılıyorum ama bu kadın o sıfatın yanından bile geçmiyor. Kadının gelmesiyle bizi farklı evlere yerleştirdiklerini öğrenmem bir oldu. Tabi ben hemen cıngar çıkarttım. Bir sürü yeri aradım, bağırdım çağırdım. Çünkü biz başından beri aynı odada kalmak istediğimizi vurguladık. Sevmiyosan niye aynı odada kalıyon dediğini duyar gibiyim; 1) kızı daha tanımıyodum sadece aynı sınıftaydık, 2) daha az para ödemek için aq.


Israr edişim sonuç vermiş olacak ki bizi aynı odaya koymayı kabul ettiler. Zaten bu oda evdeki diğer iki odanın iki katı, yani çift kişilik tasarlanmış. O yüzden alan konusunda problem yok. Ev gezmesi bitti derken diğer odadan bir kız çıktı. Ben hemen konuşmaya başladım tabi. Sonra nereli olduğunu sorunca Türküm demez mi! Allam nasıl sevinmiştim. İşte Menkıbe'yle de böyle tanıştım.

Canım Menkıbe'm. Allah gerçekten bir kapıyı kapatırken diğerini açıyor. Pipi'yle ne kadar anlaşamıyorsam, Menkıbe'yle de o kadar anlaşıyorum. Birçok konuda aynı düşünüyoruz, hatta beyinlerimizin aynı şekilde çalıştığını düşünüyorum bazen. İkimiz de temizlik manyağıyız, ikimiz de evimizde sıcak aş pişsin kafasındanız. Hatta ayıptır söylemesi bugün nohut pilav yedik. Dur neyse Menkıbe'ye sonra dönerim.

Pipi'yle odamızı temizlemeye giriştik tabi hemen. Sonra akşam oldu, üçüncü odada kalan Koreli kız, aslında 30 yaşında kendisi ama tüm çekikler gibi 13 gösteriyor, adı Çiğdem olsun, arkasında bir orduyla eve geldi. Ordu dediğim anası Şengül Teyze, erkek arkadaşı Vehbi ve babası Geğirik (çünkü adam sürekli geğiriyordu). İşte Korelilere olan nefretim de böyle başladı. Hiç susmamalarından tut, iğrenç kokulu, iğrenç yemeklerine kadar her şeylerinden iğreniyordum sanki. Sonra dedim kendine gel aq kezbanı. Hayatında iki tane değişik insan görmüşsün hemen ırkçılık yapma. Akşam oturup baya bi içtik onlarla, kafaları bulunca herkes daha güzel geldi tabi. Odada tek yatak vardı o gün o yüzden yerde sızmışım.

Ertesi gün yatak da geldi, Pipi'yle odamız için alışveriş de yaptık. Artık bildiğin yerleşiyorduk yani. Halı bile aldık. Halıları ne kadar sevdiğimi buraya gelince fark ettim. Bu arada Menkıbe beraber geldiği arkadaşıyla, benim canım kardeşim, adı Mükremin olsun, Interrail yapıyordu. Onlar gezerken biz o hafta şehri keşfettik. Ben genelde ağladım çünkü annemi, kardeşimi, arkadaşlarımı, evimi o kadar özlüyordum ki aklımda sürekli onlar vardı. Hala da öyle aslında. Annemle her konuşuşumda ağlıyorum, kadın bi sorun var sanıyor. Bi sorun yok anne.

Şehri keşfettik ya tabi, bi Fransa yapalım dedik sjfhsfh. Üf böyle söyleyince çok salakça geldi. Strazburg'a gittik, güzeldi. Fransa'ya da gitmiş oldum. Güzel katedral yapmışlar. Küçük Prens'in Fransızcasını aldım. Kruvasan yedim.

Yukarıda yazdığım gezi yazısından da anlayacağınız üzere dünyanın en kötü gezginiyim.


Biz okulu 1 Ekim'de açılıyor sanıp o tarihte geldik ama sonra fark ettik ki o aslında dönem açılışıymış. Dersler 19'unda başlayacaktı. Zaman öldürmek farzdı anlayacağın. Sonra ben bu aralar işte Menkıbe sayesinde Mükremin ile tanıştım. Bize geldi bi gün götü başı dağıttık, işte o zaman baya sevdim o çocuğu. Hem sürekli kızların arasında olmaktan bıkmıştım, testesteron iyi geliyordu. Yanında küfür edebileceğim, erkek muhabbeti yapabileceğim biri lazımdı. Allah'a şükür onu da buldum. Ha bu arada o götü başı dağıttığımız gece onunla öpüştük. Beş altı kere hem de. Ama sayılmaz çünkü öpüşme oyunuydu ve herkes birbirini öptü. Ama tabi bu son öpücüğümüzün baya şehvetli olduğu gerçeğini değiştirmiyo. ;))) Yok be hetero kendisi. Zaten tipim değil. Kardeşim o benim. O geceden sonra bi hafta yüzüme bakamadı sklnshsfh.


Dersler başladı, dedim sıçtık. Türkiye'de gördüğümüz eğitimden sonra böyle disiplinli ve ağır çalışma isteyen bi sistemin içerisinde bulunca kendimi kültürel bir şok geçirmem normaldi. Dersler zaten antik kuntik, bi garip. Bi dersim var The Tudors, bi dersim var Victorian Age falan. Verilen okumalar zorluyo biraz. Haftada ortalama bin sayfa okumam oluyor. Ama alttan alttan bu disiplini de sevmiyo değilim. Bizim okulda millet dersi nasıl iptal ettiririm diye götünü yırtardı burda insanlar ders bitince masaya vuruyolar. Allam o nasıl bir gelenek ya? İlk dersimin bitiminde tüm amfi masaya vurunca altıma sıçmıştım.

Gariplik demişken... Bu sümkürme olayı nedir ya?! Abi şaka maka dersin ortasında, otobüste, sinemada, aklınıza gelebilecek tüm sosyal ortamlarda sümkürmek serbest ve öyle böyle değil. Hani böyle hafifçe sümkürürsün millet duymasın diye, bunlar sanki sümkürüklerini Japonya'ya duyurmak istercesine sümkürüyorlar. Neden abi ya neden? Umarım bu alışkanlığı edinmem yoksa Türkiye'ye dönünce boku yedim.


Doğum günümü ilk kez bu kadar uzaklarda, ilk kez sevdiklerimden ayrı kutladım. Pipi ve Menkıbe bana Lush'tan bath bomb almışlar, tabi buradaki küveti ne kadar temizlersem temizleyeyim kullanmaya gönlüm el vermiyor o yüzden Türkiye'ye dönmeyi bekliyorum. Bir de çok tatlı kirpi şeklinde bi pasta almışlar. Akşam da buradaki en sevdiğim mekana gittik. O gece de baya eğlenceliydi aslında. O mekanı çok sevmemin nedeni, oraya ilk gittiğimde herkes o kadar içime düştü ki, herkes derken barmeninden tut mekan sahibine kadar, orası gey bar falan sandım. İçimden ''Bu kadar güzel bi gey bar nasıl olabilir aq ya, hem kadınlar falan da geliyo nasıl yani?'' diyordum ama sandalyelerdeki ''Born This Way'' yazısını da görmezden gelemiyordum. Neyse işte o ilk gidişimde dışarı çıkmıştım sigara içmeye. O gün daha önce de benden para isteyen ve acıyıp verdiğim genç bi çocuk gelip yine para istedi. Ben de olum daha yeni vermedim mi aq modundayım. Sonra içeriden abilerim gelip beni bir korudular, bir barikat çektiler önüme. Adama nasıl bağırıyolar ''SİE AQ BURDAN!'' diye (yani sanırım öyle diyorlardı Almanca olduğu için anlamadım). Tabi ben çocuğa acıyorum çünkü açım falan demişti bana. Sonra abilerim (dlkhdklfjdfsjdkg) söyledi ki herif baya baya uyuşturucu bağımlısıymış. Milleti kandırıp paralarını çalıyormuş. Beni öyle kurtarıp bi de üstüne çakmak hediye ettikleri için işte o mekanı baya sevmiştim. Doğum günümde gittiğimizde de en iyi masaya oturduk. Bu sefer çok kalabalık olduğu için abilerim benimle pek ilgilenmedi ama eminim kalplerinde yaşıyorumdur. :( Ve evet, 20 oldum.

Zamanı biraz ileriye alayım. Sömestr açılış partisi vardı mesela oraya Menkıbe'nin zoruyla son anda gitme kararı aldım. Gün boyu ''Ben parti insanı değilim. Ben dans edemem. Çok kalabalık olur mu?'' diye kızın başının etini yedim. Bana ''En çok sen kuduracaksın bak gör.'' demişti. Dediği de doğru çıktı. Shut up and Dance çalmaya başlayınca artık nasıl dans ettiysem ertesi dört gün dizlerimin ağrısından öldüm. İlk kez öyle insanların birbirine sürttüğü, içkilerle banyo yaptıkları, müziğin çok yüksek olduğu bir ortamdaydım ve hoşuma da gitmişti. 


Ertesi günlerde çamaşır suyundan zehirlendim ajdngsfh. Düşünsenize Posta gazetesinin üçüncü sayfa haberini. ''Erasmus öğrencisi Lolipop (20) Almanya'daki evinin mutfağını temizlerken Domestos zehrine kurban gitti.'' Ya valla bulaşıkları yıkıyodum sonra kendimi kaybettim dolapları falan sileyim derken, baya solumuşum. Ertesi üç gün yataktan kalkamadım, ateşler içinde yandım, her yerim kızardı. Ölecek gibiydim. Neyse ki şükürler olsun iyileştim. Bu gurbet ellerde kim bakardı bana. :( Hastane nerde onu bile bilmiyom.

Sonra bi gün Mükremin ve Menkıbe ellerinde rakı eve geldiler. Beni tanıyanlar muhtemelen nasıl tepki verdiğimi hayal edebiliyorlardır. Tanımayanlar için;






Su yerine rakıyı bellemiş bir memleketin insanı olarak bir ay sonra ilk kez bunu yaşamak da paha biçilmezdi. Şişeyi hala saklıyorum, bazen kokluyorum sarılıp uyuyorum falan. Yine bulduk gerçi haftasonuna muhtemelen tekrar buluşuyorum ab-ı hayatımla. :')

Geçen günlerde Koreli kız Çiğdem taşındı. Ev böyle bi boş kaldı. Hayır onun yokluğundan değil tabi ki tabak, çanak, tencere, tava ne varsa götürdü şero. Gerçi onundu hepsi tabi götürecek. Kullanmamıza izin verdiğine şükretmek lazım. Bugün Menkıbe'yle ne eksiğimiz varsa aldık, Kettle'ından tut, çamaşır askısına kadar. Böyle şeylerde paraya hiç acımam. Eziyet mi çekecem aq. Para demişken hibem hala yatmadı. Menkıbe'nin okulu yatıralı bir haftayı geçti. Bizimkiler maillerime bile cevap vermiyor. Dava etsem yeridir. Son elli eurom. :'(


Her şeyi anlatamadım, anlatmak imkansız tabii. Ama burada tanıdığım insanlardan bahsettiğim ayrı bi yazı yazmak lazım. Neyse ya, şanslıyım yine de. Çok iyi kişiler tanıdım. Bana çok iyi yol arkadaşı oldular. Bu yol ki benim için çok zor. Bu yaşımda çok büyük bi adım attım, belki de boyumdan büyük bi işe kalkıştım. Ben ki bi kere ütü yapmamış insan burada her işimi kendim hallediyorum. Hem de amına koduğumun Almanya'sındayım, her şey olabildiğince farklı. Erasmus'a gelmeden önce hani herkes gittiğine değecek demesine rağmen ben öyle düşünmüyordum; şimdiden değdi, herşeye değdi. Annemin, kardeşimin, arkadaşlarımın kıymetini anladım, klozetimin bile benim için ne kadar çok şey ifade ettiğini fark ettim bu taharet musluğundan bihaber gavur ellerde. Yaşadığım her gün benim için yeni bi şey, yeni deneyimler, yeni heyecanlar, yeni insanlar... Şükrediyorum hepsi için. Ama vatanımı özlemekten de kendimi alıkoyamıyorum.

Sana bunları iki bin bilmem kaç küsür kilo metre öteden yazıyorum sevgili okur. Sen de benim yol arkadaşım ol, bana mail at. Beni yalnız bırakma, sikerler. arayipbulamadiginsey@gmail.com



4 yorum:

  1. her yeni başlangıç insana zor gelir geçmişi aratır ama ayrılık zamanı gelince bir türlü kopamazsın hatta ağlarsın :) Günlerin güzel geçsin lollipop :*

    YanıtlaSil
  2. Baba, çocuk hala şöyle doyurucu bi yazı atmadı.

    YanıtlaSil

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...