10 Kasım 2017 Cuma

önemini kaybetmek

hissettiğim veya hissettiğimi sandığım şeyler ve çoğu zaman boşuna oldukları gerçeği. termodinamiğin ikinci kanunu insan ilişkileri için de mi geçerli? ne bileyim mesela her şey değişik bir entropiyle yok mu oluyor? zamanında çok önem verdiğimiz şeyler nasıl oluyor da bu kadar anlamsızlaşabiliyor? çok sevdiğimi düşündüğüm birinin 2017 yılındaki önemi şanslı rakamlarının artık kredi kartı şifrem olması mı yani?

31 Ekim 2017 Salı

Bundan sonra size nasıl tek yumurta ikizleriyle grup seks yaptığımı anlatıcam

Kariyer netten başvurulan ilanlara geri dönüş yapılıyor mu yahu?
Artık hesaplarımın hiçbirinde para kalmadığına göre banka uygulamalarını silebilir miyim?
Uygulama silmek demişken, neden hala Hornet'im var benim? İki sene önce, iki sene sonraki halimi evli, mutlu ve Hornet'ini silmiş şekilde hayal etmiştim.
Uygulama demişken şu an Blogger için geliştirilen bir uygulamadan yazıyorum. Teknoloji ne kadar gelişti değil mi?
Bu arada birinci sorduğum sorunun cevabı evet, çünkü daha önce milyon kere geri dönüş aldığımı şimdi hatırladım.
Egzersiz uygulamam spor ihmalimdeki yüzüncü güne ulaşınca "Tebrikler! 100 gündür egzersiz yapmadın! Şimdi sana damar tıkanıklığıyla ve birinci derece karaciğer yağlanmasıyla dolu bir hayat diliyorum!" şeklinde bildirim yapacak mı acaba?
Damar tıkanıklığı demişken sigarayı bıraktım. İki gün kadar oldu. Kimseye söylemedim ama. Çünkü tekrar başlarsam bi siki beceremiyormuşum gibi hissedicem. Ben öyle hissetmeye alışığım ama superegom insanların buna şahit olmasını kendine yediremiyor.
Başarılı olmak istiyorum. Yüksek lisansımı yurt dışında yapmak istiyorum. Evet, önümüzdeki sene için planım bu. Param yok, ve önümdeki tek engel para. O yüzden burs almam gerekiyor, sonra da bir üniversitenin beni kabul etmesi. Neden bilmiyorum ama içimde garip bir motivasyon var. Sanki yapacakmışım gibi geliyor. Daha önce yaptığım yurtdışı deneyimimden kaynaklanıyor olabilir ama umarım bu motivasyon götümde patlamaz. Gerçekten gitmek istiyorum buradan. Temelli mi bilmiyorum ama şu anlık gitmek istiyorum. Ailemden, arkadaşlarımdan uzakta olmak istiyorum. Ve üçüncü hafta buna pişman olup home sick olmak, annemle telefonda konuşup ağlamak istiyorum. Ama her şeyin çok geç olduğunu bilmek, başladığım işi bitirmek ve hiç olmadığım kadar iyi bir insan olarak bunu da başarıp geri dönmek istiyorum. Eğer bunu başaran gelecekteki ben dönmüş bu yazıyı okursa, yanaklarında çıkan gamzeden öpecek birine sahipsindir umarım. Değilsen de koy götüne, öyle ya da böyle bir şekilde yaşıyoruz biz.
İşte şimdiki  kendime hayatı çok ciddiye almamam için bazi nedenler:
1) 22 yaşındayım.
2) Bir daha asla 22 yaşında olmıcam.
3) Ölümcül bir hastalığım yok (sanırım).
4) Saçlarım kızıl değil.
5) Az uğraşla birçok kişiden daha iyi olabiliyorum.
6) Gece yemek yiyorum.
7) Meme uçları çok komik
8) Zekiyim. (Bunu yazarken autocorrect "Deliyim." diye düzeltti)
~
Eskiden hayattaki en garip şeyin portakal suyu içtikten sonra dişlerini fırçaladığındaki o his olduğunu düşünürdüm. Sonra butt pluglarıyla, Instagram ile ve ananaslı pizzayla tanıştım. Ve şimdi ise en son ne zaman seks yaptığımı bile hatırlamıyorum. Muhtemelen bana çok uzun gelen normal bir süre kadar önce. Neyse ki artık bir fuck buddyim var, ve onun da bir sevgilisi.



29 Ekim 2017 Pazar

Pooça poğoça poğaça poğoço

Bi' şey diycem böyle okunabiliyor mu yazdıklarım? Arka planımdaki fotoğrafta üzüm olsun istedim çünkü neden olmasın? Bunun bilinçaltımdaki geçen günden kalan ''Avrupalı doktorlar yeni geliştirdikleri robotla bir üzümü ameliyat ettiler.'' ile veya eski en yakın arkadaşım Üzüm ile veya en sevdiğim içkinin rakı olmasıyla bir alakası yok. Sadece üzüm işte. Aslında dürüst olursam daha iyi bir fotoğraf bulmaya üşendim, zaten bu yazıyı okuyorsanız ve arka planda çoktan başka bir şey varsa: Merhaba, ben Kaypak Lolipop. Tanıştığımıza memnun oldum. Kendimi introduce edince artık ismimi de beğenmediğimi fark ettim. Yani siz bunu okurken adım artık başka bir şey de olabilir. Neyse.

Nasıl kendimizin ruhen ve bedenen en iyi versiyonu oluruz ve bunu yapmak için başka birine ihtiyacımız var mıdır?

Son zamanlarda aklımı en çok meşgul eden soru bu. Şu yirmi iki (evet 22 oldum) yıllık hayatımda (burada yazar on sekizinden beri bu blogu yazdığını fark ediyor) kendime ne zaman hak ettiğim gibi davrandım diye düşünüyorum. Kaç tane insan için feda ettim kendimi veyahut daha da kötüsü kaç kere yok saydım kendimi sebepsizce. Bu soruları siz de soruyorsunuzdur eminim ama hangimiz bunu çözebilecek güce sahip? Mesela ben sahip miyim? Erasmus'tan sonra hepimizin hayallerimizi gerçekleştirecek güce sahip olduğumuza inanmıştım lakin şimdi gece yatmadan önceki duamda Allah'tan sabır, irade ve motivasyon diliyorum. E nerde kaldı bu benim güç?

Bazıları şanslı doğuyor bence. Muhteşem bedenler, muhteşem çevre, muhteşem karakterler... Bazılarımız da bunları kazanmak için debelenip duruyor hayatları boyunca. Ben ne kadar debeleniyorum gerçi orası tartışılır ama her konuda olduğu gibi bu konuda da istek sonsuz; harekete geçme sıfır. Ben neden kendime laf geçiremiyorum? Eski korkularım yerlerini yenilerine bıraktı. Eski telaşlarıma eklendi bin tane yenisi daha. Geçen sene bu günlerde ben dünyanın en mutlu insanıydım ya.

Şu an mutlu muyum? Bilmiyorum. Geçen seneye kıyasla kesinlikle daha sıkıcı, boş, genel olarak daha 'kötü' bi zaman geçiriyorum. Dolayısıyla da daha az mutluyum. Ama artık elde var olanla yetinmeye o kadar alıştım ki ''MUTSUZUM BEN YİA'' deme cesaretini bile gösteremiyorum. Ne kadar ılık bir insan oldum ben. Ha, her zaman nabza göre şerbet döktüm ve mantıklı her insanın da böyle olduğunu düşünürüm. Ama söz konusu kendi nabzınız ise ve siz ona farklı şerbetler döküyo... N E  D İ Y O R U M  B E N!

Ne diyorum biliyo' musun?
Sevmem,
Bi' de,
Sevilmem,
Lazım.

Sevgi bir ihtiyaçsa, hayatımda hiçbir şeye bu kadar çok ihtiyaç duymadım sanırım. Bu aynı olgu her birimize ne kadar farklı, ama bir o kadar da aynı işliyor biliyor musunuz? Bunu fark etmeyi o kadar çok seviyorum ki. Farklı hikayeleri okuyup, dinledikçe aslında ne kadar aynı olduğunu, çünkü hissedilen şeyin çok basit, tek bir duygudan ibaret olduğunu; adının da aşk olduğunu bilmeyi seviyorum. ''Hayatımda olmadığı zamanlarda bile sanki onun gelmesini beklemiştim.'' *

''Başka şeyler de istiyorum, istiyorum istemesine de...'' diye devam edip kem küm yapmak istemiyorum. Var olanın kıymetini bilirken, olmayan için de istemekle kalmayıp harekete geçmek gerekiyor. Tabii şans da büyük bir faktör.

Ben buraya bunları konuşmak için gelmedim aslında. Biraz katarsis yaptım affedin. Kendimi sizin önünüzde vaftiz ettiğime de göre artık başlayabilirim. You know what, vazgeçtim.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Jamais Assez Loin



Böyle yazmisim öyle hissettigim zamanlarda. O gunlerden sonra, hayatimin geri kalani anlamsiz gibi diyecektim ki vazgectim, cünkü hayat sürprizlerle dolu. Bi de hayat gercekten cok güzel.

Bi yerlere gittigimizden, bisiler yiyip ictigimizden, birilerini sevdigimizden degil. Ya da tam olarak o yuzden.

Hayat iste, tanimi pek yapilamayan, neden bu kadar büyük bi hediyeye layik gorulduk diye sorgulatan, enteresan kavram.

Baya büyük bi hediye, asla geri ödemesini yapamayacagimiz...

Bi de sahip oldugu(m(n))uz en kiymetli sey.


Hayatimin bana guzel(?) davrandigi su siralarda, ben her zamanki gibi degisken ruh hallerine sahibim. Aslina bakarsan mutluyum, belki de hic olmadigim kadar. Ama'si felan yok ya, mutluyum bildigin. Sadece bazi seylerin farkina variyorum ve bu gerceklerle yuzlesmek biraz zor oluyor. Mesela mutlulugu kabullenmek bile oldukca zor bi olay. Daha da zoru saglik problemleri yasamak. Kim bilirdi ki bu yasta tansiyonum felan ciksin, tiroidimde bisiler olsun felan. Hic de anlamiyorum neyim var, pek bi seyim yok gibi aslinda. Aldigim tansiyon haplarindan oturu iyilesmis de olabilirim. Ama bildigim sey, hayatimin sonuna kadar ilac kullanmak istemiyorum. Derhal bunlara sebep olan seylere bi son vermek istiyorum. Sevgili iradem umarim bu yazdiklarimi okuyordur cunku seve seve degilse sike sike...

Ya simdi oyle dedim de ciddi bi seyim yok "sanirim". Her sey kalp krizi geciriyorum sanip hastaneye gitmemle basladi.(Aslinda baya komik ve olayli bi ara anlatayim onu.) Sol elimde bi uyusukluk felan hissedince, her seyin en iyisini uman fakat hep en kötüsünü bekleyen ben, kalpten gidiyorum sandim. Gitmedim cok sukur, umarim da gitmem. Ama hastane yollarini asindirdigim birkac gun sonunda ogrendim ki tansiyonum yüksekmis ve tiroid degerlerim azcik yüksekmis. Sadece tansiyonum icin ilac iciyorum, digerine gerek olmadigini soylediler, en azindan simdilik. Su an farkettim ki, sol elimin kucuk parmagindaki uyusukluk yeni yeni gecti gibi.

Neden simdi saglik problemlerimden bahsettim ya. Belki de icten ice, beni okuyan birileri hala varsa, ki sadakatinize hayranim, iyi enerji, pozitif kuantim dusunceleri ve güzel dualar gondermenizi istiyorumdur. Hep bir agizdan, MASALLAH püpüpü. Tükürük sesini 'pü' onomatopoeiasiyla vermek istedim ama 'tüh' desem de olurdu zaar.

Neyse.

Ben Paris'e gittim. Su ana kadar gerceklesmis en buyuk hayalimdi. Yani su son bi yildir tonla yere gittim ama Paris iclerinde benim icin en önemli olaniydi. Bilmiyorum, cocuklugumdan beri en cok oraya gitmek istemistim. --- Suan aldigim bi karara göre hic bi sey anlatmamaya karar verdim cunku nasil anlatabilecegimi bilmiyorum. Ne kadar anlatsam da neler yasadigimi aktaramiycam. Eyfel kulesinin tepesinde, Paris'in gece manzarasini izlerken isikli sampanyami yudumladigimi bilin yeter.

Büyüdügümü hissediyorum, her anlamda. Daha cok sey biliyor gibiyim. Sanki bazi olaylara daha farkli tepkiler verirdim, daha durgun ve daha temkinliyim sanki. Kanim hala deli akiyor, acayip milliyetci bi Belcika mahallesinde Belcika-Galler macinda Galler'i destekleyen tek taraftar olup, Hen Wlad Fy Nhadau'i soyleyecek kadar deli. Neyse ki bu gavurlarin agiz burun girme gelenekleri yok. Ne diyodum, böyle sanki geriye dönüp baktigimda yaptigim hic bi seyden aslinda pisman olmadigimi fark ediyorum. Hatta hemen su yazimin linkini buraya koyayim ve ne kadar degistigimi siz görün. Aslinda okumayin ya, ben eski yazilarimi okuyunca bi kizariyorum, ne bebeymisim len diyorum kendime. (Hala hic bir zaman büyük konusmamak gerektigine inaniyorum ama.)

***

"Ekim'de Erasmus ile Almanya'ya gideceğim için vize almam gerek. Vizeyi de oradan alıyormuşuz.
Şaka maka gidiyorum lan. Gerçi ben hala pek heyecanlanmıyorum, gidecekmişim gibi gelmiyor hiç. İnşallah bi sorun çıkmaz, içimdeki sesler kuruntudur umarım. :("

'her seyin en iyisini uman fakat hep en kötüsünü bekleyen ben'

***

Yasadigim her sey sonsuz bi To-Do listesine check atmaktan ibaret. Hal böyle olunca yasanan seylerin iyiligi ve kotulugu tamamen ilüzyon oluyor. Ben bi seyler tecrübe ettim, bu birikimler anlik diger tecrübelerimi ve kararlarimi etkiledi ve simdi su an oldugum yerdeyim, oldugum kisiyim. Yani benim.

Bu yaziyi "Dunyanin en daginik yazisini yazar misin?" istegi uzerine yazdim, yazmadim tabi ki ama yazmayi ozledigimi farkettim. Icimden surekli "Ilerde zaten bisürü akademik sey yazcan simdi azcik yazmayiver." diyorum ama... Ama yazdim iste üf.



26 Ocak 2016 Salı

Sana bunlari yeni bilgisayarimdan yaz(am)iyorum

Sana bunlari yeni bilgisayarimdan yaziyorum. Yazamiyorum aslinda. Cünkü klavyem haliyle Almanca. Su an sacma sapan harflere basiyorsam beni äffet. Ben noldum ya simdi!!! Amerika'ya tasinip havali olmak icin Türkce karakter kullanmayan insanlara döndüm. Gunahlarini almisim megersem adamlar bosuna "ch,sh" yapmiyorlarmis. ALLAHIM YAPMIYORLARMISH BILE YAZAMIYORUM. Su -shu an :(- uzun suredir bisiklete binmemisim de surekli dusecekmisim gibi hissediyorum. YA Z'NIN VE Y'NIN YERLERI NEDEN FARKLI!!!

Allah'im neler oldu... Ya o kadar cok sey oldu ki hicbirini anlatmamaya karar verdim. Nereden baslayip hangi birini nasil anlatacagimi bilmiyorum. Yok saka tabi anlatacagim ama biraz zamana ihtiyacim var. Sinavlarim baslamak uzere, okumam gereken bir suru kitap ve yapmam gereken onlarca odev var. Ve su lanet klavyeye alismam lazim. O yuzden simdilik size tek bir bomba patlatip gidiyorum. Ya bu arada ben senin yerinde olsam kendimi okumazdim yeminle. Ne adam gibi düzenli yaziyorum, simdi bi de basima Turkce karakter yoksunlugu cikti. Rabbim sizi böyle seylerle imtihan etmesin, CHOK ZOR.

bombam: almanya'da kaliyom.
tamam acidim hadi bi bomba daha: O'ndan sonra ilk kez birine bisiler hissettim.
yanlis anlamayin diye o bombayi düzeltmek istiyorum: bisi olmadi, olmayacak da ama en azindan hala hissedebildigimi biliyorum artik.

SU AN RESMEN YORULDUM
INSALLAH ALISIRIM HEMEN
GIDIYOM SIMDILIK
OPTUM


30 Kasım 2015 Pazartesi

mststmtmssmtmtstsm

Kaybetme sanatında ustalaşmak çok da zor değil
Zaten birçok şey kaybedilmeye eğimli
Bu yüzden onları kaybetmek felaket değil

Her gün yeni şeyler kaybet, kapı anahtarını mesela
Yarattığı telaşı kabullen, yarım saatini kaybet mesela
Kaybetme sanatında ustalaşmak çok da zor değil

Ve sonra dene, daha çok kaybetmeyi, daha hızlı kaybetmeyi
Mekanları, adları, gitmek istediğin bütün diyarları
Bunların hiçbiri sana felaket getirmez

Bir kere annemin saatini kaybetmiştim, ve baksana
Bundan önceki ve bir önceki ev de gitti
Kaybetme sanatında ustalaşmak çok da zor değil

İki şehir kaybettim, iki muhteşem şehir ve dünya kadar
Sahip olduğum güzel şeyi, bir nehir ve bir yarım ada dahil
Onları özlüyorum, evet, ama çok da feci değildi

Ama seni kaybetmek 


17 Kasım 2015 Salı

Sana bunları iki bin bilmem kaç küsür kilometre öteden yazıyorum



Tam 51 (elli bir) gün olmuş son yazımı yazalı. Vay anasını. Çok iyi ayrılmamıştım Antalya'dan. Anneme açılma şansım varken inkar etmiştim kendimi. Neyse oralara fazla girmeyelim. KIRK DOKUZ GÜNDÜR GURBET ELLERDEYİM. ;_;

Aslında internetimin olmayışına aldırmayıp yaşadığım her şeyi yazmalıymışım. Çünkü şimdi düşününce o kadar çok şey olmuş ki nereden başlasam, hangi birini anlatsam bilemiyorum. En iyisi uçağa binmeden önceki korkumla başlayayım. Evet, ilk kez uçağa biniyordum ve hayatımın en korkunç deneyimiydi. Zaten uçaktan her zaman korkmuş bi insanım. O kadar yükseğe çıkıyosun falan. En kötüsü de uçak düşse veya kalktıktan sonra patlasa yaşama şansın yok. Direkt öldün yani. Otobüste falan neyse belki kolun bacağın çıkar yine de yaşarsın ama uçak öyle mi... Aman ecelden kim kaçmış, ben ne saçmalıyorum yine. Aslında ciddi ciddi Türkiye'ye otobüsle dönmeyi düşünüyorum. YOLCULUK İKİ BUÇUK GÜN SÜRÜYORMUŞ. ;_;

Hani ben ne zaman bir şehiri terk etsem veya yeni bir şehire gelsem Coldplay'den Yellow'u dinlerim ya, bu sefer ülke değiştirdiğimden midir uçağın korkusundan mıdır nedir bilmem, art arda on üç kere falan dinlemişim. Neyse, allama bin şükür ölmeden, sağ salim iniş yaptık. Buranın hava alanı küçük olduğundan sanırım bildiğin merdivenle piste indik. Kendimi Bodyguard filminde Kevin Costner'ın peşinden koşan Whitney Houston gibi hissettim. Bagaj alımı falan derken dünyanın en yakışıklı polis memuru pasaport kontrolümü yaptı. Bana öyle bir ''GUTIN TAHH'' çaktı ki içimden ''Tah bana!!11!!1'' demeden geçemedim. Dışımdan da demiş olabilirim, hatırlamıyorum.


Burada, Saarbrücken'de, değişik bi Alman aksanı var. Normalde h'ye yakın telaffuzu olan ''-ch'' burada ş gibi. Tam olarak Türkçe'deki ş de değil, İsveççe ''kärlek'' deki ş gibi. Neyse aksanı falan bırakın. Burada çok gıcır Hanslar var. :') Ben Alman erkeklerine kısaca Hans diyorum. Uzun boyları beni benden alıyor. Bazıları çok sarı ama hoşuma gitmiyor da değil. Bilmiyom ya buradan gavur bi sevgilim olsun istemem aslında. Hem geleceği olmaz hem de anlaşamayız gibi geliyo. Ama hayvan gibi sevilmek istediğim gerçeğini de unutmayalım çünkü burada hayatımda daha önce hiç hissetmediğim kadar yalnız hissediyorum.

Öyle bi yalnızlık ki bu artık sevgisizlikten falan değil. Otobüse biniyorum şoför kadın. İçimdeki cinsiyetçi pislik, ''Kadın şoför mü olur aq?!'' diye bağırıyo. Tabi ki olur da işte, alışkın değilim. Sokakta yürüyorum yaşlı genç herkes göz göze gelince gülümsüyo, selam veriyor falan. Bu kibarlığa da alışkın değilim mesela. Ha kötü bi şey mi, muhteşem bi şey; keşke biz de öyle olsak. Markete gidiyorum garip garip şeyler. Tamam milyonlarca çeşit var ama neden ben bunların hiçbirini görmedim hayatımda diye kişisel sorgulamamı yapıyorum. Kendimi ezik hissediyorum hatta bazen. Mesela daha önce neden hiç portakallı Kitkat yemedim diye kızdım kendime. Çünkü Türkiye'de yoktu dimi, çok zekiyim.

Dur ya olaylar karıştı. Ha neyse işte hava alanından çıktık, bundan sonra çoğul konuşuyorum çünkü yanımda aynı odada kaldığım ve bi türlü sevemediğim sınıf arkadaşım Pipi var - adı Pipi olsun ama kendisi aslında kız -, tonlarca kiloluk bavullarımızla güç bela şehir merkezine giden otobüsü bulduk. Merkezden bir otobüse daha binip kiraladığımız eve, ev sahibiyle buluşmaya geldik. Binanın dışında yarım saat bekledik, bu sırada anacığımın yaptığı poğaçalardan yedim. Alamanlar'ın dakik olduğuna katılıyorum ama bu kadın o sıfatın yanından bile geçmiyor. Kadının gelmesiyle bizi farklı evlere yerleştirdiklerini öğrenmem bir oldu. Tabi ben hemen cıngar çıkarttım. Bir sürü yeri aradım, bağırdım çağırdım. Çünkü biz başından beri aynı odada kalmak istediğimizi vurguladık. Sevmiyosan niye aynı odada kalıyon dediğini duyar gibiyim; 1) kızı daha tanımıyodum sadece aynı sınıftaydık, 2) daha az para ödemek için aq.


Israr edişim sonuç vermiş olacak ki bizi aynı odaya koymayı kabul ettiler. Zaten bu oda evdeki diğer iki odanın iki katı, yani çift kişilik tasarlanmış. O yüzden alan konusunda problem yok. Ev gezmesi bitti derken diğer odadan bir kız çıktı. Ben hemen konuşmaya başladım tabi. Sonra nereli olduğunu sorunca Türküm demez mi! Allam nasıl sevinmiştim. İşte Menkıbe'yle de böyle tanıştım.

Canım Menkıbe'm. Allah gerçekten bir kapıyı kapatırken diğerini açıyor. Pipi'yle ne kadar anlaşamıyorsam, Menkıbe'yle de o kadar anlaşıyorum. Birçok konuda aynı düşünüyoruz, hatta beyinlerimizin aynı şekilde çalıştığını düşünüyorum bazen. İkimiz de temizlik manyağıyız, ikimiz de evimizde sıcak aş pişsin kafasındanız. Hatta ayıptır söylemesi bugün nohut pilav yedik. Dur neyse Menkıbe'ye sonra dönerim.

Pipi'yle odamızı temizlemeye giriştik tabi hemen. Sonra akşam oldu, üçüncü odada kalan Koreli kız, aslında 30 yaşında kendisi ama tüm çekikler gibi 13 gösteriyor, adı Çiğdem olsun, arkasında bir orduyla eve geldi. Ordu dediğim anası Şengül Teyze, erkek arkadaşı Vehbi ve babası Geğirik (çünkü adam sürekli geğiriyordu). İşte Korelilere olan nefretim de böyle başladı. Hiç susmamalarından tut, iğrenç kokulu, iğrenç yemeklerine kadar her şeylerinden iğreniyordum sanki. Sonra dedim kendine gel aq kezbanı. Hayatında iki tane değişik insan görmüşsün hemen ırkçılık yapma. Akşam oturup baya bi içtik onlarla, kafaları bulunca herkes daha güzel geldi tabi. Odada tek yatak vardı o gün o yüzden yerde sızmışım.

Ertesi gün yatak da geldi, Pipi'yle odamız için alışveriş de yaptık. Artık bildiğin yerleşiyorduk yani. Halı bile aldık. Halıları ne kadar sevdiğimi buraya gelince fark ettim. Bu arada Menkıbe beraber geldiği arkadaşıyla, benim canım kardeşim, adı Mükremin olsun, Interrail yapıyordu. Onlar gezerken biz o hafta şehri keşfettik. Ben genelde ağladım çünkü annemi, kardeşimi, arkadaşlarımı, evimi o kadar özlüyordum ki aklımda sürekli onlar vardı. Hala da öyle aslında. Annemle her konuşuşumda ağlıyorum, kadın bi sorun var sanıyor. Bi sorun yok anne.

Şehri keşfettik ya tabi, bi Fransa yapalım dedik sjfhsfh. Üf böyle söyleyince çok salakça geldi. Strazburg'a gittik, güzeldi. Fransa'ya da gitmiş oldum. Güzel katedral yapmışlar. Küçük Prens'in Fransızcasını aldım. Kruvasan yedim.

Yukarıda yazdığım gezi yazısından da anlayacağınız üzere dünyanın en kötü gezginiyim.


Biz okulu 1 Ekim'de açılıyor sanıp o tarihte geldik ama sonra fark ettik ki o aslında dönem açılışıymış. Dersler 19'unda başlayacaktı. Zaman öldürmek farzdı anlayacağın. Sonra ben bu aralar işte Menkıbe sayesinde Mükremin ile tanıştım. Bize geldi bi gün götü başı dağıttık, işte o zaman baya sevdim o çocuğu. Hem sürekli kızların arasında olmaktan bıkmıştım, testesteron iyi geliyordu. Yanında küfür edebileceğim, erkek muhabbeti yapabileceğim biri lazımdı. Allah'a şükür onu da buldum. Ha bu arada o götü başı dağıttığımız gece onunla öpüştük. Beş altı kere hem de. Ama sayılmaz çünkü öpüşme oyunuydu ve herkes birbirini öptü. Ama tabi bu son öpücüğümüzün baya şehvetli olduğu gerçeğini değiştirmiyo. ;))) Yok be hetero kendisi. Zaten tipim değil. Kardeşim o benim. O geceden sonra bi hafta yüzüme bakamadı sklnshsfh.


Dersler başladı, dedim sıçtık. Türkiye'de gördüğümüz eğitimden sonra böyle disiplinli ve ağır çalışma isteyen bi sistemin içerisinde bulunca kendimi kültürel bir şok geçirmem normaldi. Dersler zaten antik kuntik, bi garip. Bi dersim var The Tudors, bi dersim var Victorian Age falan. Verilen okumalar zorluyo biraz. Haftada ortalama bin sayfa okumam oluyor. Ama alttan alttan bu disiplini de sevmiyo değilim. Bizim okulda millet dersi nasıl iptal ettiririm diye götünü yırtardı burda insanlar ders bitince masaya vuruyolar. Allam o nasıl bir gelenek ya? İlk dersimin bitiminde tüm amfi masaya vurunca altıma sıçmıştım.

Gariplik demişken... Bu sümkürme olayı nedir ya?! Abi şaka maka dersin ortasında, otobüste, sinemada, aklınıza gelebilecek tüm sosyal ortamlarda sümkürmek serbest ve öyle böyle değil. Hani böyle hafifçe sümkürürsün millet duymasın diye, bunlar sanki sümkürüklerini Japonya'ya duyurmak istercesine sümkürüyorlar. Neden abi ya neden? Umarım bu alışkanlığı edinmem yoksa Türkiye'ye dönünce boku yedim.


Doğum günümü ilk kez bu kadar uzaklarda, ilk kez sevdiklerimden ayrı kutladım. Pipi ve Menkıbe bana Lush'tan bath bomb almışlar, tabi buradaki küveti ne kadar temizlersem temizleyeyim kullanmaya gönlüm el vermiyor o yüzden Türkiye'ye dönmeyi bekliyorum. Bir de çok tatlı kirpi şeklinde bi pasta almışlar. Akşam da buradaki en sevdiğim mekana gittik. O gece de baya eğlenceliydi aslında. O mekanı çok sevmemin nedeni, oraya ilk gittiğimde herkes o kadar içime düştü ki, herkes derken barmeninden tut mekan sahibine kadar, orası gey bar falan sandım. İçimden ''Bu kadar güzel bi gey bar nasıl olabilir aq ya, hem kadınlar falan da geliyo nasıl yani?'' diyordum ama sandalyelerdeki ''Born This Way'' yazısını da görmezden gelemiyordum. Neyse işte o ilk gidişimde dışarı çıkmıştım sigara içmeye. O gün daha önce de benden para isteyen ve acıyıp verdiğim genç bi çocuk gelip yine para istedi. Ben de olum daha yeni vermedim mi aq modundayım. Sonra içeriden abilerim gelip beni bir korudular, bir barikat çektiler önüme. Adama nasıl bağırıyolar ''SİE AQ BURDAN!'' diye (yani sanırım öyle diyorlardı Almanca olduğu için anlamadım). Tabi ben çocuğa acıyorum çünkü açım falan demişti bana. Sonra abilerim (dlkhdklfjdfsjdkg) söyledi ki herif baya baya uyuşturucu bağımlısıymış. Milleti kandırıp paralarını çalıyormuş. Beni öyle kurtarıp bi de üstüne çakmak hediye ettikleri için işte o mekanı baya sevmiştim. Doğum günümde gittiğimizde de en iyi masaya oturduk. Bu sefer çok kalabalık olduğu için abilerim benimle pek ilgilenmedi ama eminim kalplerinde yaşıyorumdur. :( Ve evet, 20 oldum.

Zamanı biraz ileriye alayım. Sömestr açılış partisi vardı mesela oraya Menkıbe'nin zoruyla son anda gitme kararı aldım. Gün boyu ''Ben parti insanı değilim. Ben dans edemem. Çok kalabalık olur mu?'' diye kızın başının etini yedim. Bana ''En çok sen kuduracaksın bak gör.'' demişti. Dediği de doğru çıktı. Shut up and Dance çalmaya başlayınca artık nasıl dans ettiysem ertesi dört gün dizlerimin ağrısından öldüm. İlk kez öyle insanların birbirine sürttüğü, içkilerle banyo yaptıkları, müziğin çok yüksek olduğu bir ortamdaydım ve hoşuma da gitmişti. 


Ertesi günlerde çamaşır suyundan zehirlendim ajdngsfh. Düşünsenize Posta gazetesinin üçüncü sayfa haberini. ''Erasmus öğrencisi Lolipop (20) Almanya'daki evinin mutfağını temizlerken Domestos zehrine kurban gitti.'' Ya valla bulaşıkları yıkıyodum sonra kendimi kaybettim dolapları falan sileyim derken, baya solumuşum. Ertesi üç gün yataktan kalkamadım, ateşler içinde yandım, her yerim kızardı. Ölecek gibiydim. Neyse ki şükürler olsun iyileştim. Bu gurbet ellerde kim bakardı bana. :( Hastane nerde onu bile bilmiyom.

Sonra bi gün Mükremin ve Menkıbe ellerinde rakı eve geldiler. Beni tanıyanlar muhtemelen nasıl tepki verdiğimi hayal edebiliyorlardır. Tanımayanlar için;






Su yerine rakıyı bellemiş bir memleketin insanı olarak bir ay sonra ilk kez bunu yaşamak da paha biçilmezdi. Şişeyi hala saklıyorum, bazen kokluyorum sarılıp uyuyorum falan. Yine bulduk gerçi haftasonuna muhtemelen tekrar buluşuyorum ab-ı hayatımla. :')

Geçen günlerde Koreli kız Çiğdem taşındı. Ev böyle bi boş kaldı. Hayır onun yokluğundan değil tabi ki tabak, çanak, tencere, tava ne varsa götürdü şero. Gerçi onundu hepsi tabi götürecek. Kullanmamıza izin verdiğine şükretmek lazım. Bugün Menkıbe'yle ne eksiğimiz varsa aldık, Kettle'ından tut, çamaşır askısına kadar. Böyle şeylerde paraya hiç acımam. Eziyet mi çekecem aq. Para demişken hibem hala yatmadı. Menkıbe'nin okulu yatıralı bir haftayı geçti. Bizimkiler maillerime bile cevap vermiyor. Dava etsem yeridir. Son elli eurom. :'(


Her şeyi anlatamadım, anlatmak imkansız tabii. Ama burada tanıdığım insanlardan bahsettiğim ayrı bi yazı yazmak lazım. Neyse ya, şanslıyım yine de. Çok iyi kişiler tanıdım. Bana çok iyi yol arkadaşı oldular. Bu yol ki benim için çok zor. Bu yaşımda çok büyük bi adım attım, belki de boyumdan büyük bi işe kalkıştım. Ben ki bi kere ütü yapmamış insan burada her işimi kendim hallediyorum. Hem de amına koduğumun Almanya'sındayım, her şey olabildiğince farklı. Erasmus'a gelmeden önce hani herkes gittiğine değecek demesine rağmen ben öyle düşünmüyordum; şimdiden değdi, herşeye değdi. Annemin, kardeşimin, arkadaşlarımın kıymetini anladım, klozetimin bile benim için ne kadar çok şey ifade ettiğini fark ettim bu taharet musluğundan bihaber gavur ellerde. Yaşadığım her gün benim için yeni bi şey, yeni deneyimler, yeni heyecanlar, yeni insanlar... Şükrediyorum hepsi için. Ama vatanımı özlemekten de kendimi alıkoyamıyorum.

Sana bunları iki bin bilmem kaç küsür kilo metre öteden yazıyorum sevgili okur. Sen de benim yol arkadaşım ol, bana mail at. Beni yalnız bırakma, sikerler. arayipbulamadiginsey@gmail.com



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...